Alan Turing: Britanya'nın İhtiyaç Duyduğu ve Yıktığı Zihin
Video burada oynatılamıyor. Kaldırılmış veya bölgenizde kısıtlanmış olabilir. Erişimi kontrol etmek için YouTube bağlantısını kullanın.
Oynatıcı, gelişmiş gizlilik modunda YouTube’a bağlanır. Oynatma, yalnızca Oynat seçeneğini kullandığınızda başlar. YouTube cihaz ve izleme bilgilerini işleyebilir; gizlilik bildirimimizi okuyun. Gizlilik
YouTube’da izle- Yayıncı
- SiliconJury
- Dil
- tr · Yerelleştirilmiş uyarlama
- YouTube yayın tarihi
- Süre
- 15m
Bölümün konusu
Alan Turing: Matematiksel Vizyon, Savaş Dönemi Şifre Çözümü ve Devlet Adaletsizliği
Matematikçi Alan Turing'in yaşamını, dehasını ve ülkesine sunduğu derin hizmetleri inceleyen, yapay zekâ ile yeniden kurgulanmış tarihsel bir anlatı. Oturum; evrensel hesaplama kuramını, Bletchley Park'taki hayati şifre kırma başarılarını ve kariyerini sona erdiren devlet eliyle yürütülen baskıyı mercek altına alıyor. Tarihsel belgelere dayanan bu içerik, Turing'in kalıcı bilimsel mirasını 1952'de 'ağır ahlaksızlık' suçlamasıyla mahkûm edilmesiyle karşılaştırıyor.
Mevcut sürümler
Temsil edilen figürler
Kaynaklar ve referanslar
Bu herkese açık sürüm kaydında kaynak referansları belirtilmemiştir.
Bölümler
- 0:00 Giriş
- 0:10 Bölüm 1 — Anlatıcı — Alan Turing
- 2:32 Bölüm 2 — Alan Turing: Birine uzun bir hesap verin
- 4:58 Bölüm 3 — Alan Turing: Bir şifreyi çözmek, savaşın bütün sırlarını bir daha kapanmamak
- 7:41 Bölüm 4 — Alan Turing: Savaştan sonra Ulusal Fizik Laboratuvarı'nda çalışmaya başladım
- 10:17 Bölüm 5 — Alan Turing: Bin dokuz yüz elli iki yılına ait iki dosyayı yan yana koyun
- 12:37 Bölüm 6 — Alan Turing: Hikâyenin bundan sonrasını Alan'ın ağzından anlatamayız
Yayımlanmış transkript
Yapay zekâ destekli tarihsel canlandırma
Ben Alan Turing. Bu anlatı, tarihsel kaynaklara dayanarak yapay zekâyla
hazırlanmış bir canlandırma. Gerçek ses kaydım değil; duyacağınız cümleler de
kendi konuşmalarımdan alınmadı. Evime hırsız girmişti. Polise başvurdum. Olayın
sonunda yargılanan kişilerden biri bendim. Yıl bin dokuz yüz elli ikiydi.
Soruşturma sırasında başka bir erkekle ilişkim olduğunu söylemiştim. İki
yetişkin arasındaki rızaya dayalı bu ilişki, o dönemin yasalarına göre suçtu.
Hırsızlığı bildirmek için başladığım süreç, özel hayatımın mahkeme önüne
çıkarılmasıyla devam etti. Birkaç yıl önce, ülkemin savaşta ihtiyaç duyduğu
bilgileri elde etmesine yardım ediyordum. Şimdi aynı ülkenin yasaları karşısında
kendimi savunmak zorundaydım. Yaptığım bilimsel çalışmalar değişmemişti.
Değişen, hakkımda açılan dosyanın konusuydu. Ama hayatımı yalnızca o
dosyadan okumaya başlarsak, beni oraya getiren insanı göremeyiz. Bunun için
önce, henüz savaşın da mahkemenin de olmadığı yıllara dönmemiz gerekiyor. Yirmi
üç Haziran bin dokuz yüz on ikide Londra'da doğdum. Okulda matematik ve
bilime duyduğum ilgi, benden beklenen uslu ve düzenli öğrenci görüntüsüyle her
zaman örtüşmüyordu. Bir şeyin nasıl işlediğini anlamak, onu beklenen biçimde
anlatmaktan daha fazla ilgimi çekiyordu. Sherborne'da Christopher Morcom'la
tanıştım. Matematik ve astronomi üzerine konuşabileceğim, merakımı paylaşan bir
arkadaştı. Ona duyduğum bağlılık, ortak derslerden çok daha derindi. Christopher
bin dokuz yüz otuzda öldü. Önümüzde üniversite yılları olduğunu düşünürken,
onun hayatı sona ermişti. Sonraki yıllarda zihnin bedenle ilişkisi ve ölümden
sonra bir şeyin kalıp kalamayacağı üzerine yazdım. Bunlar bir keşfin sonuçları
değil, kaybını anlamaya çalışan genç bir insanın sorularıydı. Bin dokuz yüz otuz
birde Cambridge'deki King's College'da matematik öğrenimine başladım. Dört yıl
sonra kolejin araştırmacı üyeliğine seçildim. Max Newman'ın dersleri beni
matematiğin temellerine, hatta hesap yapmanın ne anlama geldiğine götürdü.
Soruyu şöyle düşünebiliriz: Bir işi adım adım yapmanın kuralları eksiksiz
biçimde yazılabiliyorsa, o işi bir makineye yaptırmanın önünde ne vardır? Bu
sorunun peşinden giderken, hem çok güçlü bir imkânla hem
de aşılması mümkün olmayan bir sınırla karşılaşacaktım.
Birine uzun bir hesap verin. Sonra da her adımını açıkça tarif edin: Hangi
işareti okuyacak, ne yazacak, nereye geçecek? Yönergeler gerçekten eksiksizse,
hesabı yapan kişinin o anda yaratıcı bir fikir bulmasına gerek kalmaz. Kuralları
izlemesi yeterlidir. Ben de hesaplama dediğimiz işlemi, böyle küçük ve kesin
adımlara ayırarak incelemeye başladım. Bin dokuz yüz otuz altıda yazdığım
makalede, karelere bölünmüş bir şerit üzerinde çalışan soyut bir makine tarif
ettim. Makine bir işareti okuyabiliyor, yerine başka bir işaret yazabiliyor ve
şerit boyunca ilerleyebiliyordu. Hangi işlemi yapacağını, bulunduğu durumla
birlikte bir kurallar tablosu belirliyordu. Gerektikçe uzatılabilen
şerit, hesabın hafızasıydı. Bu makineyi bir atölyede kurmam gerekmiyordu. Önce
kâğıt üzerinde tanımlamak, onunla nelerin yapılabileceğini araştırmak için
yeterliydi. Asıl önemli adım bundan sonra geldi. Bir makinenin çalışma
kurallarını da aynı şeride işaretlerle yazabilirdik. Başka bir makine, bu tarifi
okuyarak onun yaptığı hesabı adım adım taklit edebilirdi. Böylece tek bir
evrensel makine, farklı tarifler verildiğinde farklı hesapları
yürütebilirdi. Her yeni iş için yeni bir düzenek kurmak yerine, talimatları
değiştiriyorduk. Aynı mekanizma, başka bir görevi yerine getiriyordu. Buradaki
evrensellik, her şeyi bilmek demek değildi. Modelin içinde tarif edilebilen
hesapları, yeterli zaman ve hafıza sağlandığında yapabilmek demekti. Tam da
bu ayrım, araştırmanın diğer sonucunu görünür kıldı: Kesin biçimde sorulabilen
bazı problemlerin, her durumda doğru yanıt veren bir algoritması yoktu. Bu,
makinelerin henüz yavaş olmasından kaynaklanan bir eksiklik değildi. Sorun
biraz daha beklemekle çözülemiyordu. Bazı durumlar için aradığımız genel
yöntemin kendisi mümkün değildi. Bir yandan hesaplamanın gücünü tarif etmiş,
öte yandan sınırlarını göstermiştim. İkisi aynı hikâyenin parçalarıydı. Alonzo
Church de başka bir yaklaşımla yakından ilişkili bir sonuca ulaşmıştı.
Princeton'a giderek onunla çalıştım; bin dokuz yüz otuz sekizde doktoramı
tamamladım ve İngiltere'ye döndüm. Çok geçmeden, işaretler ve kurallar üzerine
bu düşünceler bambaşka bir ortamda karşıma çıkacaktı. Matematiksel bir soruyu
istediğiniz kadar uzun süre düşünebilirsiniz. Savaşta ele geçirilen
bir mesajın anlamını ise bazen yalnızca zamanında bulursanız işe yarar.
Bir şifreyi çözmek, savaşın bütün sırlarını bir daha kapanmamak üzere açmak
değildir. Bletchley Park'taki işimizin güçlüğü biraz da buydu: Başarıyı yeniden,
sonra yeniden elde etmek zorundaydık. Bin dokuz yüz otuz dokuzda İngiliz şifre
çözme teşkilatına katıldığımda, Almanların Enigma sistemi önümüzde duruyordu.
Makinenin dönen parçaları ve değişen ayarları, harfler arasındaki ilişkiyi
sürekli değiştiriyordu. Farklı haberleşme ağları farklı ayarlar kullanabiliyor,
yeni uygulamalar daha önce işe yarayan yöntemleri boşa çıkarabiliyordu. Üstelik
bu hikâye bizimle başlamamıştı. Polonyalı şifre çözücüler Enigma'ya karşı temel
ilerlemeler sağlamış, savaş öncesinde bilgilerini İngiltere ve Fransa'yla
paylaşmışlardı. Biz o birikimin üzerinde çalışıyor, değişen sisteme yeni yollar
arıyorduk. Elimizdeki ipuçlarından biri, mesajın içinde bulunmasını beklediğimiz
bir ifadeydi. Örneğin düzenli gönderilen bir hava raporunda belirli sözlerin
geçmesi beklenebilirdi. Şifreli harflerle bu olası ifadeyi karşılaştırarak,
hangi ayarların ikisiyle birden uyumlu olacağını araştırıyorduk. Bütün
ihtimalleri tek tek metne çevirmek yerine, çelişki doğuranları hızla
eleyebilirdik. Tasarlanmasına öncülük ettiğim Bombe bu aramayı hızlandırıyordu.
Gordon Welchman'ın eklediği bağlantı düzeni, makinenin çok daha etkili
çalışmasını sağladı. Mühendisler mantıksal yöntemi elektromekanik bir düzeneğe
dönüştürdü; operatörler makineleri çalıştırdı, diğer ekipler kalan
olasılıkları kontrol etti. Düğmeye basınca bütün Alman mesajları önümüze
dökülmüyordu. Ben özellikle Alman deniz kuvvetlerinin kullandığı Enigma üzerine
çalışıyordum. Atlantik'te seyreden ikmal gemileri açısından, zamanında elde
edilen istihbaratın hayati değeri vardı. Kâğıt üzerindeki harfler, laboratuvarın
dışında insanların hayatıyla bağlantılıydı. Sekiz numaralı barakada
birlikte çalıştığım matematikçilerden biri Joan Clarke'tı. İstatistiksel
çözümleme konusundaki becerisi, makinelerin yapması gereken işi
azaltıyordu. Onu yalnızca benim hayatımdaki bir kişi olarak değil, bu
başarının sahiplerinden biri olarak hatırlamak gerekir. Joan'la yakınlaştık ve
bin dokuz yüz kırk birde kısa bir süre nişanlı kaldık. Ben eşcinseldim. Nişan
sona erdi; dostluğumuz devam etti. Bletchley'deki sonuç, tek bir insanın
zekâsından ibaret değildi. Matematik, mühendislik, dinleme, çözümleme ve sürekli
tekrarlanan dikkatli işlerin birleşimiydi. Savaş bittiğinde de bu çalışmaların
büyük bölümü gizli kaldı. Benim önümdeyse artık yeni bir iş vardı: Kâğıt
üzerinde mümkün olduğunu gösterdiğim genel amaçlı hesaplamayı,
gerçekten çalışan elektronik bir makineye dönüştürmek.
Savaştan sonra Ulusal Fizik Laboratuvarı'nda çalışmaya başladım.
Burada, farklı hesaplama görevlerini yerine getirebilecek elektronik bir
bilgisayar için tasarım hazırladım. Projenin adı Otomatik Hesaplama
Motoru'ydu; İngilizce baş harfleriyle ACE. Bir makinenin matematiksel olarak
tarif edilebilmesiyle, güvenilir biçimde üretilebilmesi aynı şey değildir.
Bilgiyi saklayacak, doğru anda geri çağıracak ve işlemler arasında aktaracak
fiziksel bir düzenek gerekiyordu. Tasarımın hayata geçirilmesi beklediğimden
yavaş ilerledi. Bin dokuz yüz kırk sekizde Manchester'a geçtim. Orada elektronik
bilgisayarlar üzerinde zaten çalışan bir ekibe katıldım; Manchester Mark One
çevresindeki çalışmalara ve programlamaya katkıda bulundum. Laboratuvardaki
meslektaşlarım da ACE projesini sürdürdü. Bilgisayarın ortaya çıkışı, tek
kişinin tamamlayıp masaya bıraktığı bir icattan daha karmaşıktı. Bu yıllarda
uzun mesafe koşularına da ciddi zaman ayırıyor, yarışlara katılıyordum. Bir
insanın hayatında aynı anda araştırma, dostluk, yorgunluk ve gündelik uğraşlar
bulunabilir. Beni yalnızca kâğıtların başında duran bir zihin olarak düşünmek, o
hayatın bir bölümünü eksiltir. Hesap yapan makineler geliştikçe, başka bir soru
da giderek önem kazandı: Bir makine yalnızca sayı işlemenin ötesine geçebilir
miydi? Bin dokuz yüz ellide yayımladığım makalede, düşünmek sözcüğünün tanımı
üzerinde sonsuza kadar anlaşmaya çalışmak yerine, sınanabilecek bir durum
önerdim. Buna taklit oyunu dedim. Özündeki fikri şöyle canlandırabilirsiniz: Bir
sorgulayıcı, karşısındakileri görmeden ve seslerini duymadan, yalnızca yazılı
yanıtlarını değerlendiriyor. Uygun biçimde programlanmış bir bilgisayar bu
alışverişe katıldığında, insan olmadığı ne kadar kolay anlaşılır? Bu oyun,
makinenin bilincini matematiksel olarak kanıtlamıyordu. İkna edici cevap
vermekle öznel bir deneyime sahip olmak aynı şey değildir. Ben, makinenin
yapabilecekleri hakkında peşinen hüküm vermek yerine, davranışını incelemeye
açılan bir yol öneriyordum. Öğrenme de bunun bir parçasıydı. Yetişkin bir zihnin
bütün becerilerini baştan yazmaya çalışmak yerine, daha basit bir programla
başlayıp onu deneyim ve eğitim yoluyla geliştirmeyi düşünebilirdik. Elimizde
tamamlanmış bir yapay zihin yoktu; araştırılabilecek bir yaklaşım vardı. Aynı
dönemde dikkatimi, insan yapımı olmayan başka bir karmaşıklık çekiyordu. Canlı
bir doku, başlangıçta birbirine benzeyen parçalardan
nasıl düzenli bir biçim oluşturabiliyordu?
Bin dokuz yüz elli iki yılına ait iki dosyayı yan yana koyun. Birinde doğada
biçimlerin nasıl oluştuğunu araştıran denklemler var. Diğerinde benim hakkımdaki
ceza yargılaması. İkisi farklı kişilerin değil, aynı insanın aynı dönemdeki
hayatına ait. Bilimsel dosyada, canlı dokularda birbiriyle tepkimeye giren ve
çevreye yayılan kimyasal maddeleri inceliyordum. Yayılmanın farkları
gidermesini bekleriz. Fakat uygun tepkimelerle bir araya geldiğinde, küçük
farklar tam tersine büyüyebilir ve düzenli desenler oluşturabilir. Böyle bir
düzende, her ayrıntıyı dışarıdan tek tek yerleştirmek gerekmez. Belirli
koşullarda desen, maddelerin karşılıklı etkileşiminden doğar. O yıl yayımlanan
çalışmam, biçim oluşumu için böyle bir mekanizma öneriyordu; doğadaki bütün
şekilleri tek başına açıkladığını ileri sürmüyordu. İkinci dosya ise bizi
hikâyenin başındaki hırsızlığa geri getiriyor. Polis soruşturmasında, yetişkin
bir erkek olan Arnold Murray'yle ilişkimi açıkladım. O dönemin yasaları,
erkekler arasındaki cinsel ilişkileri, özel hayatta ve karşılıklı rızayla
yaşansa bile cezalandırıyordu. Mart ayında ağır ahlaksızlık olarak adlandırılan
suçtan mahkûm edildim. Bu ifade, bana ilişkin tarafsız bir tanım değil, yasanın
kullandığı suçlamaydı. Hapis yerine sunulan seçenek, cinsel dürtülerimi
baskılamayı amaçlayan hormon uygulamalarına katılma koşuluyla denetim
altında serbest kalmaktı. Bu seçeneği kabul ettim. Fakat diğer seçeneğin hapis
olduğu bir yerde, özgürce alınmış bir tedavi kararından söz edilemez.
Eşcinselliğim tedavi edilmesi gereken bir hastalık değildi. Güvenlik yetkim
kaldırıldı. Savaştan sonra sürdürdüğüm gizli çalışmalara artık devam
edemiyordum. Buna karşılık Manchester'daki araştırmalarım sona ermedi. Biyolojik
biçimlerin oluşumu üzerine çalışmayı sürdürdüm. Burada yalnızca bir çöküş
hikâyesi görmek de, çalışmaya devam ettiğim için uğradığım baskıyı hafif
saymak da yanlış olur. Hayatım zarar görmüştü; ama hayatımın tamamı bu zarardan
ibaret değildi. Önümde hâlâ incelenecek desenler, yapılacak hesaplar ve
konuşulacak meslektaşlar vardı. Devletin hakkımda verdiği hüküm, o çalışmaların
değerini belirlemiyordu. Nasıl bir insan
olduğumu da tek başına o dosya anlatamazdı.
Hikâyenin bundan sonrasını Alan'ın ağzından anlatamayız. Şimdi birinci şahıs
canlandırmasını bırakıyor, yaşamının sonuna ve ardından gelen yıllara dışarıdan
bakıyoruz. Alan Turing, Haziran bin dokuz yüz elli dörtte, kırk bir yaşındayken
evinde öldü. Ölüm soruşturmasında intihar sonucuna varıldı. Resmî bulgu budur.
Ancak bu bulgu, onun son düşüncelerini bildiğimiz ya da ölümünü tek bir kesin
nedene bağlayabileceğimiz anlamına gelmez. Uğradığı baskı da, mahkûmiyetinden
sonra sürdürdüğü bilimsel üretim de belgelerde yer alıyor. Biri diğerini
silmiyor. Geride yalnızca bir ceza dosyası değil; dostluklar, yazışmalar ve
başkalarının sürdürebileceği araştırma yolları kaldı. Hesaplamayı açık bir
matematiksel modelle tarif etmişti. Savaşta şifre çözme çalışmalarına önemli
katkılarda bulunmuştu. Elektronik bilgisayarların tasarımı ve kullanımı
üzerinde çalışmış, makine zekâsını tartışmak için sınanabilir bir yaklaşım
önermişti. Canlılarda desen oluşumunu anlamak için de kimyasal süreçlerle
matematik arasında bir bağ kurmuştu. Bütün bunları tek başına dijital dünyayı
icat etti demeden de anlatabiliriz. Turing'in asıl etkisi, başkalarının
geliştirebileceği düşünme ve çalışma yolları açmış olmasıydı. Kamuoyundaki
karşılığı ise çok daha sonra değişti. İki bin dokuzda Başbakan Gordon Brown,
İngiliz hükümeti adına ona yapılanlar için özür diledi. İki bin on üçte kraliyet
affı geldi. İki bin yirmi birde portresinin bulunduğu elli sterlinlik
banknot dolaşıma girdi. Bir zamanlar yargılanan insanın yüzü, ülkesinin kendini
temsil ettiği simgelerden biri olmuştu. Bu değişim önemliydi. Fakat özür de af
da, yaşayabileceği yılları geri getiremezdi. Şimdi başlangıçtaki sahneye
dönelim. Bir insan evine hırsız girdiği için polisten yardım istiyor; ardından
kendi özel hayatı soruşturmanın konusu oluyor. Bu olayın haksızlığını görebilmek
için, şikâyetçinin büyük bir matematikçi olduğunu bilmemiz gerekir mi? Turing'in
bilime katkıları, neden hatırlanması gerektiğini anlatır. Özgürce yaşama
hakkını ise o katkılar yaratmadı. Bir insanın onurunu korumak için önce ne kadar
yararlı olduğunu hesaplamak zorunda değiliz.
İlgili yapımlar
Sayıları Hesaplamak ya da Simgeleri Dokumak
Analitik Makine'nin gerçek önemi, otomatik sayısal hesaplamadan ziyade evrensel sembolik hesaplamada yatmaktadır.
Makine Çağında Özgürlük
Teknolojik ilerleme, genel olarak, insanlığı daha özgür kılar.
1914'ten 2000'e: 85 Yıllık Bir Ömür, 1 Patent ve Wi-Fi'ın Gizli Mimarı Hedy Lamarr'ın Biyografisi
Hedy Lamarr (1914–2000) | Viyana'dan Hollywood yıldızlığına uzanan sinema kariyeri, II. Dünya Savaşı sırasında George Antheil ile geliştirdiği frekans atlamalı yayılı spektrum teknolojisi (1942 patenti), Wi-Fi/Bluetooth/GPS'in temellerini atışı ve güzelliğinin gölgesinde görmezden gelinen mucit kimliğinin tam yaşam döngüsü.
1904'ten 1967'ye: 62 Yıllık Bir Ömür, 1 Bomba ve Oppenheimer'ın Tam Biyografisi
J. Robert Oppenheimer (1904–1967) | Çocukluğundan ölümüne tam yaşam döngüsü: Erken dönem akademik kariyeri, Manhattan Projesi ve atom bombasının geliştirilmesi, 1954 güvenlik soruşturmasıyla dışlanışı ve ahlaki mirası.
İlber Ortaylı: Bir İnsan Bu Kadar Şeyi Nasıl Öğrenir?
İlber Ortaylı: Ömür Boyu Öğrenme ve Tarihçilik Serüveni
Bezmiâlem Valide Sultan: Bir Hastane İçin Neden Bir Ada Vakfetti?
Bezmiâlem Valide Sultan: Bir Hastane İçin Neden Bir Ada Vakfetti?