Biyografiler · Mevcut sürümler

Bezmiâlem Valide Sultan: Bir Hastane İçin Neden Bir Ada Vakfetti?

Bu sürümün resmî YouTube videosu şu anda burada kullanılamıyor.
Yayıncı
SiliconJury
Dil
tr · Özgün sürüm

Bölümün konusu

Bezmiâlem Valide Sultan: Bir Hastane İçin Neden Bir Ada Vakfetti?

Bu oturum, Osmanlı İmparatorluğu'nun Tanzimat dönemine damga vuran Bezmiâlem Valide Sultan'ın devlet yönetimi, vakıf kültürü ve imar faaliyetleriyle şekillenen yaşamını birinci tekil şahıs ağzından aktarmaktadır. Sultan Abdülmecid'in annesi olarak üstlendiği siyasi dengeleyici rol, Vakıf Gureba Hastanesi'nden Galata Köprüsü'ne uzanan hizmetleri ve modernleşme sürecindeki nüfuzu ele alınmaktadır. Sunulan içerik, tarihsel belgelere dayalı bir yapay zekâ canlandırması olup otantik hatırat veya kişisel günce niteliği taşımamaktadır.

Mevcut sürümler

Temsil edilen figürler

Kaynaklar ve referanslar

Bu herkese açık sürüm kaydında kaynak referansları belirtilmemiştir.

Yayımlanmış transkript

Yapay zekâ destekli tarihsel canlandırma

00:00:10 Ben Bezmiâlem Valide Sultan. Yapay zekâ bu kez kelimeleri benim yerime dizdi;

00:00:16 tarihin içinden gelen hikâyemi benden duymanız için. Bir hastane düşünün...

00:00:21 Masraflarını karşılamak için vakfedilmiş bir adası olsun. Kulağa inanılmaz gelse

00:00:26 de kurduğum şifa kapısının vakfiyesinde tam olarak bu yazıyordu. Zeytinliklerin,

00:00:31 dükkânların, un değirmenlerinin yanında, denizin ortasında koca bir ada... O ada

00:00:37 ile İstanbul’daki dertli bir hastanın yatağını birbirine mühürleyen şey, o

00:00:42 toprağın geliriyle yaşatılacak bir merhametti. Ama asıl çarpıcı olan bir

00:00:47 adayı vakfetmek değil; o kararı alan kadının kim olduğudur. Ben sarayda

00:00:51 doğmadım. Bir prenses değildim. O devasa kapılardan içeri küçük, isimsiz bir

00:00:57 cariye olarak girdim. Nerede ve ne zaman doğduğumu tarih bile açıkça söyleyemez;

00:01:02 çocukluğum karanlıktadır. Belgeler geçmişime dair tek bir kelime etmezken,

00:01:07 aynı devletin arşivleri yıllar sonra kurduğum kütüphanenin nöbet günlerini dahi

00:01:12 kaydedecekti. Hayatım, işte bu unutulmuş çocukluk ile o nizamlı devlet aklı

00:01:17 arasındaki köprüdür. Sarayda yetiştim, Sultan İkinci Mahmud’un hanımı oldum. Bin

00:01:23 sekiz yüz yirmi üçte oğlum Abdülmecid kucağımdaydı. O gün henüz hiçbir taşın

00:01:28 üzerinde adım yoktu. Dışarıdan bakınca her şey parlak bir yükseliş çizgisi gibi

00:01:33 durur: cariyelikten cihan padişahının anneliğine... Oysa unvanlar hikâyeyi

00:01:38 özetler, insanı anlatmaz. Kaderi iki dudağın arasına sıkışmış bir kız

00:01:43 çocuğundan, imparatorluğun kaynaklarına yön veren bir iradeye dönüştüğünüzde,

00:01:48 önünüzde tek bir soru kalır: Sana verilen bu güçle ne inşa edeceksin? Benim

00:01:53 cevabım saray odalarında değil; kurduğum hastanenin revaklarında, aşevlerinde ve

00:01:59 o hastanenin yüz yıl sonra bile ayakta kalmasını sağlayan hesap kitaplardadır.

00:02:04 Bir kapıyı açmak bir anlık iştir; o kapıyı asırlarca açık tutmak ise vicdandır.

00:02:09 Ve o büyük işlerin arifesinde, kaçınılmaz bir ölüm vardı. Sultan Mahmud vefat

00:02:14 ettiğinde, oğlum tahta çıktığında henüz on altı yaşındaydı. Benim için Valide

00:02:20 Sultan unvanı başlarken; onun için koca bir cihanın

00:02:23 ağır, soğuk ve sarsıcı sorumluluğu başlıyordu.

00:02:26 Bin sekiz yüz otuz dokuzda Sultan Mahmud öldü. Oğlumun tahta çıkmasıyla valide

00:02:31 sultan oldum. Sarayda artık yalnızca bir şehzadenin annesi değildim; hüküm süren

00:02:37 padişahın annesiydim. Bu ayrımın gündelik karşılığı vardı. Abdülmecid'e devlet

00:02:42 işlerinde yol gösterdim; onun seyahatlerinde saray işleriyle ilgilendim.

00:02:46 Hükümdarın annesi olmak, her kararı onun yerine vermek değildi. Fakat yalnızca

00:02:52 törenlerde taşınan bir unvan da değildi. İnsanlar, talepler ve sorumluluklar o

00:02:57 konumun çevresinde toplanıyordu. Sarayın kapısından içeri alınmış bir kız

00:03:02 çocuğuyla, kendisine maaş ve gelirler tahsis edilen valide sultan arasında büyük

00:03:07 bir mesafe vardı. Bu mesafeyi yalnızca kişisel bir zafer gibi göstermeyelim.

00:03:12 Elimdeki imkânlar, Osmanlı hanedanındaki yerimden geliyordu. Yaptırdığım hayır

00:03:17 eserlerini anlatırken, onları mümkün kılan ayrıcalığı da görmemiz gerekir. Bir

00:03:22 para yardımı, o günkü sıkıntıyı hafifletebilir. Bir çeşme yaptırmak ise

00:03:27 başka sorumluluklar doğurur: suyun ulaşması, yapının bakımı, bozulan yerin

00:03:32 onarılması. Bir okul için bina bulmak da yeterli değildir; öğretmeni, kitabı,

00:03:37 düzenli giderleri düşünmek gerekir. Bunlar birer öğüt değil, vakıf kurmanın

00:03:42 önüne koyduğu işlerdir. Bir eser yaptırmaya karar verdiğinizde, yalnızca

00:03:46 taşın ve ahşabın parasını değil, o eserin hangi şartlarda yaşayacağını da

00:03:51 belirlemek zorundasınızdır. Benim adımın İstanbul'daki çeşmelerle, mekteplerle

00:03:56 ve bir hastaneyle birlikte anılması bu yüzden önemlidir. Yalnızca ne kadar

00:04:01 bağışladığımı değil, neyin devam etmesini desteklediğimi de gösterir. İnancın,

00:04:06 hayır düşüncesinin ve saray kaynaklarının aynı kararda buluştuğu bir dünyadan

00:04:11 söz ediyoruz; bugünün kurumlarını geçmişe yerleştirmiyoruz. Şimdi sarayın dışına

00:04:17 çıkalım. İstanbul'da sağlık kurumları vardı, fakat ihtiyaçları karşılamakta

00:04:22 yetersiz kalıyorlardı. Yeni bir hastane düşüncesi, bu eksikliğin ortasında

00:04:26 somutlaştı. Şimdi hikâyeyi bir an ileri saralım: Hastanenin binası tamamlanmış.

00:04:32 Padişah onu görmeye gelmiş. Dışarıdan bakınca her şey bitmiş gibi. Oysa

00:04:36 hastaların kabulü için hâlâ beklemek gerekecekti.

00:04:40 Bir binanın taşlarını üst üste koyup tamamlamakla, bir hastanenin gerçekten

00:04:45 nefes alıp çalışmaya başlaması asla aynı şey değildir... Bu hakikati,

00:04:49 Yenibahçe’de yükselen Gureba Hastanesi’nin harcında bizzat yaşadım. Bin sekiz

00:04:54 yüz kırk beşte inşaat bittiğinde, oğlum Abdülmecid gururla gelip odaları

00:04:59 dolaştı. Dışarıdan bakan bir çift göz için hastane artık oradaydı; heybetliydi,

00:05:05 hazırdı. Ama kapıları hemen açmadık. Duvarlardaki taze harcın rutubeti

00:05:09 kurumalı, en önemlisi de o kapı bir kere aralandığında çarkın durmaksızın

00:05:14 dönmesini sağlayacak nizam kurulmalıydı. Çünkü kapıya gelen dertli bir insan

00:05:19 için binanın ne kadar haşmetli olduğu hiçbir şey ifade etmez; o, içeride derdine

00:05:25 derman bulup bulamayacağına bakar. Bir odayı döşemek kolaydır; asıl mesele, o

00:05:30 yatağa uzanan kimsesizin sıcacık çorbasını, merhemini ve şefkatli bakımını

00:05:35 her gün hazır edebilmektir. Başında ehil bir hekim yoksa koğuşlar sadece yan

00:05:40 yana dizilmiş soğuk demir karyolalardan ibarettir. Eczacısı, aşçısı,

00:05:45 temizlikçisi ve kuruş kuruş hesap tutan kâtipleri olmadan hiçbir hastane

00:05:50 yaşayamaz. Böyle bir ocak, bir sultanın tek seferlik cömertliğinden çok daha

00:05:55 fazlasını; yüzlerce insanın her gün vereceği bitimsiz bir alın terini ister.

00:06:00 On iki Mart bin sekiz yüz kırk yedi... Nihayet bekleyiş bitti ve Yenibahçe’deki

00:06:05 o soğuk taş yapı, can bulan bir şifahaneye dönüştü. Fakat o tören günü bir zafer

00:06:11 değil; ömrümün sonuna kadar omzumda taşıyacağım asıl mesuliyetin

00:06:15 başlangıcıydı. "Gurebâ", memleketinden ırak düşmüş, arkasında kimsesi kalmamış

00:06:20 garipler demektir. Vakfiyemde bu kapıyı "Gurebâ-yı Müslimîn"e, yani yoksul ve

00:06:25 gurbette kalmış Müslümanlara adadım. İlk günlerinde iki yüz yataklı bir erkek

00:06:31 hastanesi olarak kuruldu; parası pulu olmayan kimsesizler tek kuruş ödemeden

00:06:36 şifa bulsun istedim. Bunu bugünün evrensel sağlık anlayışıyla birebir aynı

00:06:41 saymak elbette doğru olmaz; fakat o günün şartlarında, tutunacak dalı olmayan

00:06:46 bir garibin önüne böyle bir sığınak açabilmek, çağının en sahici vicdanıydı.

00:06:51 Şimdi bir an için o kapıya yaptıranın değil; takati tükenmiş, cebinde tek bir

00:06:56 akçesi olmayan o çaresizin gözünden bakın... Onun için mermerlerin süsü değil,

00:07:02 yatağının masrafsız olmasıdır hayat kurtaran. Ancak o zaman merhamet, taş

00:07:06 kitabelere kazınmış kuru bir isim olmaktan çıkar ve bir insanın canına dokunur.

00:07:12 Ama sakın unutulmasın: Hastaya ücretsiz olan bir hizmet, maliyetsiz demek

00:07:17 değildir. Hasta para ödemez; ama o ecza satın alınır, kazanlarda aş kaynar,

00:07:22 çalışanların hakkı günü gününe ödenir. İşte hikâyenin başında bahsettiğim o

00:07:27 denizle çevrili ada, burada yeniden giriyor hayatımıza... Bir hasta yatağına

00:07:32 uzaktan fısıldanan masalsı bir hediye olsun diye değil; o ocak asırlarca tütsün,

00:07:37 o kimsesizin ilacı hiç tükenmesin diye

00:07:40 düşünülmüş sarsılmaz bir iktisat aklı olarak.

00:07:43 Vakfın gelir getiren varlıkları arasında Forni, diğer adıyla Hurşidler olarak

00:07:48 kaydedilmiş bir ada vardı. Ada tek başına bütün hastaneyi finanse etmiyordu.

00:07:53 Dükkânlar, zeytinlikler, çiftlikler ve başka gelir kaynaklarıyla birlikte daha

00:07:58 geniş bir düzenin parçasıydı. Bu ayrıntıyı anlamak için, bir hastanın adaya

00:08:03 götürüldüğünü ya da hastanenin ada üzerine kurulduğunu hayal etmeyin. Hastane

00:08:08 İstanbul'daydı. Vakfedilen mülklerden sağlanan gelir, oradaki hizmetin

00:08:12 giderlerine ayrılıyordu. Bağlantı coğrafi yakınlık değil, gelirlerin hangi işe

00:08:17 tahsis edildiğiydi. En yalın biçimiyle vakıf düzeninin buradaki işlevi buydu:

00:08:22 Bir malın sağladığı geliri, belirlenmiş bir hizmete bağlamak. Mal varlığının

00:08:27 adını yazmak başlangıçtı; gelirinin nereye harcanacağını ve işin nasıl

00:08:31 yürütüleceğini kayda geçirmek de gerekiyordu. Hastanenin geleceği, yalnızca

00:08:36 iyi niyetli bir sonraki kişinin çıkmasına bırakılamazdı. Vakfiyede tahsis edilen

00:08:41 gelirler yetmezse, eksiklerin diğer vakıflarımın gelirlerinden tamamlanması da

00:08:46 öngörülmüştü. Bu şart, kâğıt üzerindeki gelirin her durumda yeterli olacağının

00:08:51 varsayılmadığını gösterir. Kuruluşun işleyişine ilişkin düzenlemelerde

00:08:56 hastaların beslenmesi de önemseniyordu. Hekim gerekli gördüğünde, alışılmış

00:09:01 giderlerin dışında yiyecek alınabilmesi öngörülmüştü. Bir hastanenin hesapları

00:09:06 tutulurken, hastanın ihtiyacının nasıl karşılanacağı da yazılı bir mesele hâline

00:09:11 geliyordu. Şimdi bu düzeni gözümüzde canlandıralım: Bir yanda gelir getiren

00:09:16 mülk, öte yanda tedaviye ayrılan gider. Arada tahsilat, kayıt, çalışanlar ve

00:09:21 kararlar var. Bu, belirli bir gün tutulmuş hesabın canlandırması değil; sistemin

00:09:26 nasıl işlediğini anlamak için kurduğumuz basit bir örnek. Bir mülkün

00:09:30 vakfedilmesi, kötü yönetim ihtimalini ortadan kaldırmaz. Bir şartın yazılması,

00:09:35 kendiliğinden uygulanacağını garanti etmez. Fakat neyin beklendiğini görünür

00:09:40 kılar. Kurucudan sonra gelen insanlara yalnızca bir bina değil, yerine

00:09:44 getirilmesi gereken bir görev de bırakır. Beni sadece hayırsever olarak anmak,

00:09:49 bu görevin ayrıntılarını gölgeleyebilir. Çünkü merhametin bir hastanede karşılık

00:09:55 bulabilmesi için, birilerinin kapıyı açması, ilacı hazırlaması ve hesabı doğru

00:10:00 tutması gerekir. Benzer bir düşünce, hastaneden uzakta başka bir kapıya daha

00:10:05 uzanıyordu. Bu kez kapıda bekleyen, tedavi

00:10:07 olmak değil, bir kitaba ulaşmak isteyen biriydi.

00:10:10 Bir kitabınız olduğunu düşünün. Güzel ciltlenmiş, özenle korunmuş. Fakat onu

00:10:15 okuyabilecek insanın o kitaba ulaşması mümkün değil. Böyle bir durumda kitap

00:10:20 korunmuş olur; içindeki bilginin paylaşılması ise başka bir mesele olarak

00:10:25 kalır. Eğitime ayırdığım kaynakların hikâyesine buradan girelim. Bin sekiz yüz

00:10:30 ellide açılan Dârülmaârif, devlet hizmeti için yetişecek insanlara ve ileride

00:10:35 kurulması tasarlanan yükseköğretim kurumuna öğrenci hazırlama hedefi

00:10:40 taşıyordu. Yanındaki Yeşil Mektep, eğitim yolunun daha erken bir basamağını

00:10:45 oluşturuyordu. Bu yapıların her biri, bir çocuğun yetişkinliğe uzanan

00:10:50 hayatındaki farklı bir ihtiyaca karşılık veriyordu. Hastane o günün sıkıntısıyla

00:10:55 ilgilenirken, okul gelecekte yapılacak işlere hazırlık sunuyordu. Bu iki yönü

00:11:00 birlikte görmek, hayır faaliyetlerimi tek bir binanın gölgesinden çıkarır.

00:11:05 Dârülmaârif'te kurduğum kütüphaneye kitaplar vakfettim. Fakat hikâyenin benim

00:11:10 özellikle anlatmak istediğim ayrıntısı, kitapların sayısı değil, kimin onları

00:11:15 okuyabileceğidir. Kütüphane için iki görevli öngörülmüştü. Birinin öğrencilerin

00:11:20 derslerine yardımcı olması, diğerinin ise salı ve cuma günleri dışarıdan gelen

00:11:25 ilim erbabına hizmet vermesi isteniyordu. Böylece kitapların kullanımı, yalnızca

00:11:31 mektebin öğrencileriyle sınırlı tutulmamıştı. Bir belgedeki gün adları,

00:11:35 ilk bakışta küçük bir ayrıntı gibi görünebilir. Oysa bu ayrıntı, bir

00:11:40 ziyaretçinin ne zaman gelebileceğini ve kendisine kimin yardımcı olacağını

00:11:45 belirler. Bilgiye erişim, güzel bir niyet olmaktan çıkıp çalışma düzeninin

00:11:50 parçasına dönüşür. O okuyucu için önemli olan, vakfeden kişinin saraydaki

00:11:55 unvanından önce kitabın erişilebilir olmasıdır. Hastanede de durum benzerdi:

00:12:00 Kapının üzerindeki isim ile içeride yerine getirilen iş, aynı şey değildir.

00:12:05 İsmin anlam kazanması, işin gerçekten yapılmasına bağlıdır. Hayatımı yalnızca

00:12:10 mal varlığıyla ölçersek, geride bıraktığım sorumlulukları göremeyiz. Yalnızca

00:12:15 övgüyle anlatırsak da o işleri gerçekleştiren öğretmenleri, görevlileri

00:12:19 ve çalışanları kaybederiz. Kurumların içinde benim adımdan başka birçok insanın

00:12:25 emeği vardı. Hikâyemizin sonuna yaklaşırken, baştaki soruya bir soru daha

00:12:30 ekleniyor: Bir hastaneye ada vakfetmek mümkün. Peki vakfeden kişi öldüğünde, o

00:12:35 hastanenin ve o mektebin geleceği ne olacak?

00:12:38 Buradan sonra, Bezmiâlem'in ağzından yapılan tarihsel canlandırmayı bırakıyor

00:12:43 ve dış anlatıcıyla devam ediyoruz. Bezmiâlem Valide Sultan, bin sekiz yüz

00:12:47 elli üç yılının mayıs ayında öldü. İstanbul'da, eşi İkinci Mahmud'un

00:12:52 türbesine defnedildi. Onun hayatı sona erdi; yaptırdığı eserlerin tarihi ise

00:12:57 aynı noktada bitmedi. Bazı yapılar henüz tamamlanmamıştı. Başlattığı Dolmabahçe

00:13:02 Camii, ölümünden sonra oğlu Abdülmecid tarafından tamamlatıldı. Bir kurucunun

00:13:07 bıraktığı miras, bazen hazır bir eser kadar, devam ettirilmesi gereken bir iş de

00:13:13 olabilir. Hastanenin sonraki tarihi, zamanın hiç dokunmadığı bir düzenin

00:13:17 hikâyesi değildir. Yönetimler, binalar ve hizmet biçimleri değişti. Yeni

00:13:22 kuşaklar kurumun sorumluluğunu devraldı. Bin sekiz yüzlerin vakıf hastanesinden,

00:13:27 iki bin onda kurulan Bezmiâlem Vakıf Üniversitesi'ne uzanan tarihsel bağ, bu

00:13:32 değişimlerin içinden geçti. Bu yüzden, açılıştaki adanın bugün de aynı biçimde

00:13:38 hastaneyi finanse ettiğini söylemiyoruz. Elimizdeki tarihsel vakıf kaydı, bize o

00:13:43 dönemde neyin tahsis edildiğini gösterir. Günümüz mülkiyeti veya gelirleri

00:13:48 hakkında tek başına bir hüküm vermez. Başlangıcı kesin çizgilerle bilinmeyen bir

00:13:53 kız çocuğunun hayatı, geride ayrıntılı kurum kayıtları bırakan bir kadının

00:13:58 hayatına dönüştü. Ancak bunu mutlu sonla kapanan bir saray masalı gibi okumak

00:14:03 eksik kalır. Cariyelik, saray ayrıcalığı, dinî hayır anlayışı ve toplumsal

00:14:08 ihtiyaç aynı biyografinin parçalarıdır. Birini anlatmak için diğerini silmemize

00:14:13 gerek yok. Şimdi ilk görüntüye dönelim. Vakfın gelirleri arasında bir ada vardı.

00:14:18 Başta aklımız, bu beklenmedik ayrıntıya takılmıştı. Artık o adanın bir hastane

00:14:23 için neden anlamlı olabildiğini biliyoruz: Bir insanın tedavi masrafını, başka

00:14:29 bir yerdeki gelire bağlayan düzenin parçasıydı. Ama asıl hikâye yalnızca ada

00:14:34 değildir. O geliri toplayan, kaydeden, hizmete dönüştüren insanların işi de

00:14:39 hikâyenin içindedir. Bir hastane, kuruluş kararından sonra her gün yeniden

00:14:43 çalıştırılmak zorundadır. Bezmiâlem'in mirasına bakarken yalnızca büyük bir

00:14:48 bağışı değil, devamı başkalarına bırakılmış bir sorumluluğu da görüyoruz.

00:14:53 Bir kapıya adını yazdırmakla, o kapının arkasında bir hizmetin sürmesini

00:14:58 sağlamak arasındaki farkı. Bir adadan başladık. Sonunda, bir insanın ömrünü

00:15:03 aşması amaçlanan bir işin başına geldik.

İlgili yapımlar