Bezmiâlem Valide Sultan: Bir Hastane İçin Neden Bir Ada Vakfetti?
- Yayıncı
- SiliconJury
- Dil
- tr · Özgün sürüm
Bölümün konusu
Bezmiâlem Valide Sultan: Bir Hastane İçin Neden Bir Ada Vakfetti?
Bu oturum, Osmanlı İmparatorluğu'nun Tanzimat dönemine damga vuran Bezmiâlem Valide Sultan'ın devlet yönetimi, vakıf kültürü ve imar faaliyetleriyle şekillenen yaşamını birinci tekil şahıs ağzından aktarmaktadır. Sultan Abdülmecid'in annesi olarak üstlendiği siyasi dengeleyici rol, Vakıf Gureba Hastanesi'nden Galata Köprüsü'ne uzanan hizmetleri ve modernleşme sürecindeki nüfuzu ele alınmaktadır. Sunulan içerik, tarihsel belgelere dayalı bir yapay zekâ canlandırması olup otantik hatırat veya kişisel günce niteliği taşımamaktadır.
Mevcut sürümler
Temsil edilen figürler
- Bezmiâlem Valide Sultan
Kaynaklar ve referanslar
Bu herkese açık sürüm kaydında kaynak referansları belirtilmemiştir.
Yayımlanmış transkript
Yapay zekâ destekli tarihsel canlandırma
Ben Bezmiâlem Valide Sultan. Yapay zekâ bu kez kelimeleri benim yerime dizdi;
tarihin içinden gelen hikâyemi benden duymanız için. Bir hastane düşünün...
Masraflarını karşılamak için vakfedilmiş bir adası olsun. Kulağa inanılmaz gelse
de kurduğum şifa kapısının vakfiyesinde tam olarak bu yazıyordu. Zeytinliklerin,
dükkânların, un değirmenlerinin yanında, denizin ortasında koca bir ada... O ada
ile İstanbul’daki dertli bir hastanın yatağını birbirine mühürleyen şey, o
toprağın geliriyle yaşatılacak bir merhametti. Ama asıl çarpıcı olan bir
adayı vakfetmek değil; o kararı alan kadının kim olduğudur. Ben sarayda
doğmadım. Bir prenses değildim. O devasa kapılardan içeri küçük, isimsiz bir
cariye olarak girdim. Nerede ve ne zaman doğduğumu tarih bile açıkça söyleyemez;
çocukluğum karanlıktadır. Belgeler geçmişime dair tek bir kelime etmezken,
aynı devletin arşivleri yıllar sonra kurduğum kütüphanenin nöbet günlerini dahi
kaydedecekti. Hayatım, işte bu unutulmuş çocukluk ile o nizamlı devlet aklı
arasındaki köprüdür. Sarayda yetiştim, Sultan İkinci Mahmud’un hanımı oldum. Bin
sekiz yüz yirmi üçte oğlum Abdülmecid kucağımdaydı. O gün henüz hiçbir taşın
üzerinde adım yoktu. Dışarıdan bakınca her şey parlak bir yükseliş çizgisi gibi
durur: cariyelikten cihan padişahının anneliğine... Oysa unvanlar hikâyeyi
özetler, insanı anlatmaz. Kaderi iki dudağın arasına sıkışmış bir kız
çocuğundan, imparatorluğun kaynaklarına yön veren bir iradeye dönüştüğünüzde,
önünüzde tek bir soru kalır: Sana verilen bu güçle ne inşa edeceksin? Benim
cevabım saray odalarında değil; kurduğum hastanenin revaklarında, aşevlerinde ve
o hastanenin yüz yıl sonra bile ayakta kalmasını sağlayan hesap kitaplardadır.
Bir kapıyı açmak bir anlık iştir; o kapıyı asırlarca açık tutmak ise vicdandır.
Ve o büyük işlerin arifesinde, kaçınılmaz bir ölüm vardı. Sultan Mahmud vefat
ettiğinde, oğlum tahta çıktığında henüz on altı yaşındaydı. Benim için Valide
Sultan unvanı başlarken; onun için koca bir cihanın
ağır, soğuk ve sarsıcı sorumluluğu başlıyordu.
Bin sekiz yüz otuz dokuzda Sultan Mahmud öldü. Oğlumun tahta çıkmasıyla valide
sultan oldum. Sarayda artık yalnızca bir şehzadenin annesi değildim; hüküm süren
padişahın annesiydim. Bu ayrımın gündelik karşılığı vardı. Abdülmecid'e devlet
işlerinde yol gösterdim; onun seyahatlerinde saray işleriyle ilgilendim.
Hükümdarın annesi olmak, her kararı onun yerine vermek değildi. Fakat yalnızca
törenlerde taşınan bir unvan da değildi. İnsanlar, talepler ve sorumluluklar o
konumun çevresinde toplanıyordu. Sarayın kapısından içeri alınmış bir kız
çocuğuyla, kendisine maaş ve gelirler tahsis edilen valide sultan arasında büyük
bir mesafe vardı. Bu mesafeyi yalnızca kişisel bir zafer gibi göstermeyelim.
Elimdeki imkânlar, Osmanlı hanedanındaki yerimden geliyordu. Yaptırdığım hayır
eserlerini anlatırken, onları mümkün kılan ayrıcalığı da görmemiz gerekir. Bir
para yardımı, o günkü sıkıntıyı hafifletebilir. Bir çeşme yaptırmak ise
başka sorumluluklar doğurur: suyun ulaşması, yapının bakımı, bozulan yerin
onarılması. Bir okul için bina bulmak da yeterli değildir; öğretmeni, kitabı,
düzenli giderleri düşünmek gerekir. Bunlar birer öğüt değil, vakıf kurmanın
önüne koyduğu işlerdir. Bir eser yaptırmaya karar verdiğinizde, yalnızca
taşın ve ahşabın parasını değil, o eserin hangi şartlarda yaşayacağını da
belirlemek zorundasınızdır. Benim adımın İstanbul'daki çeşmelerle, mekteplerle
ve bir hastaneyle birlikte anılması bu yüzden önemlidir. Yalnızca ne kadar
bağışladığımı değil, neyin devam etmesini desteklediğimi de gösterir. İnancın,
hayır düşüncesinin ve saray kaynaklarının aynı kararda buluştuğu bir dünyadan
söz ediyoruz; bugünün kurumlarını geçmişe yerleştirmiyoruz. Şimdi sarayın dışına
çıkalım. İstanbul'da sağlık kurumları vardı, fakat ihtiyaçları karşılamakta
yetersiz kalıyorlardı. Yeni bir hastane düşüncesi, bu eksikliğin ortasında
somutlaştı. Şimdi hikâyeyi bir an ileri saralım: Hastanenin binası tamamlanmış.
Padişah onu görmeye gelmiş. Dışarıdan bakınca her şey bitmiş gibi. Oysa
hastaların kabulü için hâlâ beklemek gerekecekti.
Bir binanın taşlarını üst üste koyup tamamlamakla, bir hastanenin gerçekten
nefes alıp çalışmaya başlaması asla aynı şey değildir... Bu hakikati,
Yenibahçe’de yükselen Gureba Hastanesi’nin harcında bizzat yaşadım. Bin sekiz
yüz kırk beşte inşaat bittiğinde, oğlum Abdülmecid gururla gelip odaları
dolaştı. Dışarıdan bakan bir çift göz için hastane artık oradaydı; heybetliydi,
hazırdı. Ama kapıları hemen açmadık. Duvarlardaki taze harcın rutubeti
kurumalı, en önemlisi de o kapı bir kere aralandığında çarkın durmaksızın
dönmesini sağlayacak nizam kurulmalıydı. Çünkü kapıya gelen dertli bir insan
için binanın ne kadar haşmetli olduğu hiçbir şey ifade etmez; o, içeride derdine
derman bulup bulamayacağına bakar. Bir odayı döşemek kolaydır; asıl mesele, o
yatağa uzanan kimsesizin sıcacık çorbasını, merhemini ve şefkatli bakımını
her gün hazır edebilmektir. Başında ehil bir hekim yoksa koğuşlar sadece yan
yana dizilmiş soğuk demir karyolalardan ibarettir. Eczacısı, aşçısı,
temizlikçisi ve kuruş kuruş hesap tutan kâtipleri olmadan hiçbir hastane
yaşayamaz. Böyle bir ocak, bir sultanın tek seferlik cömertliğinden çok daha
fazlasını; yüzlerce insanın her gün vereceği bitimsiz bir alın terini ister.
On iki Mart bin sekiz yüz kırk yedi... Nihayet bekleyiş bitti ve Yenibahçe’deki
o soğuk taş yapı, can bulan bir şifahaneye dönüştü. Fakat o tören günü bir zafer
değil; ömrümün sonuna kadar omzumda taşıyacağım asıl mesuliyetin
başlangıcıydı. "Gurebâ", memleketinden ırak düşmüş, arkasında kimsesi kalmamış
garipler demektir. Vakfiyemde bu kapıyı "Gurebâ-yı Müslimîn"e, yani yoksul ve
gurbette kalmış Müslümanlara adadım. İlk günlerinde iki yüz yataklı bir erkek
hastanesi olarak kuruldu; parası pulu olmayan kimsesizler tek kuruş ödemeden
şifa bulsun istedim. Bunu bugünün evrensel sağlık anlayışıyla birebir aynı
saymak elbette doğru olmaz; fakat o günün şartlarında, tutunacak dalı olmayan
bir garibin önüne böyle bir sığınak açabilmek, çağının en sahici vicdanıydı.
Şimdi bir an için o kapıya yaptıranın değil; takati tükenmiş, cebinde tek bir
akçesi olmayan o çaresizin gözünden bakın... Onun için mermerlerin süsü değil,
yatağının masrafsız olmasıdır hayat kurtaran. Ancak o zaman merhamet, taş
kitabelere kazınmış kuru bir isim olmaktan çıkar ve bir insanın canına dokunur.
Ama sakın unutulmasın: Hastaya ücretsiz olan bir hizmet, maliyetsiz demek
değildir. Hasta para ödemez; ama o ecza satın alınır, kazanlarda aş kaynar,
çalışanların hakkı günü gününe ödenir. İşte hikâyenin başında bahsettiğim o
denizle çevrili ada, burada yeniden giriyor hayatımıza... Bir hasta yatağına
uzaktan fısıldanan masalsı bir hediye olsun diye değil; o ocak asırlarca tütsün,
o kimsesizin ilacı hiç tükenmesin diye
düşünülmüş sarsılmaz bir iktisat aklı olarak.
Vakfın gelir getiren varlıkları arasında Forni, diğer adıyla Hurşidler olarak
kaydedilmiş bir ada vardı. Ada tek başına bütün hastaneyi finanse etmiyordu.
Dükkânlar, zeytinlikler, çiftlikler ve başka gelir kaynaklarıyla birlikte daha
geniş bir düzenin parçasıydı. Bu ayrıntıyı anlamak için, bir hastanın adaya
götürüldüğünü ya da hastanenin ada üzerine kurulduğunu hayal etmeyin. Hastane
İstanbul'daydı. Vakfedilen mülklerden sağlanan gelir, oradaki hizmetin
giderlerine ayrılıyordu. Bağlantı coğrafi yakınlık değil, gelirlerin hangi işe
tahsis edildiğiydi. En yalın biçimiyle vakıf düzeninin buradaki işlevi buydu:
Bir malın sağladığı geliri, belirlenmiş bir hizmete bağlamak. Mal varlığının
adını yazmak başlangıçtı; gelirinin nereye harcanacağını ve işin nasıl
yürütüleceğini kayda geçirmek de gerekiyordu. Hastanenin geleceği, yalnızca
iyi niyetli bir sonraki kişinin çıkmasına bırakılamazdı. Vakfiyede tahsis edilen
gelirler yetmezse, eksiklerin diğer vakıflarımın gelirlerinden tamamlanması da
öngörülmüştü. Bu şart, kâğıt üzerindeki gelirin her durumda yeterli olacağının
varsayılmadığını gösterir. Kuruluşun işleyişine ilişkin düzenlemelerde
hastaların beslenmesi de önemseniyordu. Hekim gerekli gördüğünde, alışılmış
giderlerin dışında yiyecek alınabilmesi öngörülmüştü. Bir hastanenin hesapları
tutulurken, hastanın ihtiyacının nasıl karşılanacağı da yazılı bir mesele hâline
geliyordu. Şimdi bu düzeni gözümüzde canlandıralım: Bir yanda gelir getiren
mülk, öte yanda tedaviye ayrılan gider. Arada tahsilat, kayıt, çalışanlar ve
kararlar var. Bu, belirli bir gün tutulmuş hesabın canlandırması değil; sistemin
nasıl işlediğini anlamak için kurduğumuz basit bir örnek. Bir mülkün
vakfedilmesi, kötü yönetim ihtimalini ortadan kaldırmaz. Bir şartın yazılması,
kendiliğinden uygulanacağını garanti etmez. Fakat neyin beklendiğini görünür
kılar. Kurucudan sonra gelen insanlara yalnızca bir bina değil, yerine
getirilmesi gereken bir görev de bırakır. Beni sadece hayırsever olarak anmak,
bu görevin ayrıntılarını gölgeleyebilir. Çünkü merhametin bir hastanede karşılık
bulabilmesi için, birilerinin kapıyı açması, ilacı hazırlaması ve hesabı doğru
tutması gerekir. Benzer bir düşünce, hastaneden uzakta başka bir kapıya daha
uzanıyordu. Bu kez kapıda bekleyen, tedavi
olmak değil, bir kitaba ulaşmak isteyen biriydi.
Bir kitabınız olduğunu düşünün. Güzel ciltlenmiş, özenle korunmuş. Fakat onu
okuyabilecek insanın o kitaba ulaşması mümkün değil. Böyle bir durumda kitap
korunmuş olur; içindeki bilginin paylaşılması ise başka bir mesele olarak
kalır. Eğitime ayırdığım kaynakların hikâyesine buradan girelim. Bin sekiz yüz
ellide açılan Dârülmaârif, devlet hizmeti için yetişecek insanlara ve ileride
kurulması tasarlanan yükseköğretim kurumuna öğrenci hazırlama hedefi
taşıyordu. Yanındaki Yeşil Mektep, eğitim yolunun daha erken bir basamağını
oluşturuyordu. Bu yapıların her biri, bir çocuğun yetişkinliğe uzanan
hayatındaki farklı bir ihtiyaca karşılık veriyordu. Hastane o günün sıkıntısıyla
ilgilenirken, okul gelecekte yapılacak işlere hazırlık sunuyordu. Bu iki yönü
birlikte görmek, hayır faaliyetlerimi tek bir binanın gölgesinden çıkarır.
Dârülmaârif'te kurduğum kütüphaneye kitaplar vakfettim. Fakat hikâyenin benim
özellikle anlatmak istediğim ayrıntısı, kitapların sayısı değil, kimin onları
okuyabileceğidir. Kütüphane için iki görevli öngörülmüştü. Birinin öğrencilerin
derslerine yardımcı olması, diğerinin ise salı ve cuma günleri dışarıdan gelen
ilim erbabına hizmet vermesi isteniyordu. Böylece kitapların kullanımı, yalnızca
mektebin öğrencileriyle sınırlı tutulmamıştı. Bir belgedeki gün adları,
ilk bakışta küçük bir ayrıntı gibi görünebilir. Oysa bu ayrıntı, bir
ziyaretçinin ne zaman gelebileceğini ve kendisine kimin yardımcı olacağını
belirler. Bilgiye erişim, güzel bir niyet olmaktan çıkıp çalışma düzeninin
parçasına dönüşür. O okuyucu için önemli olan, vakfeden kişinin saraydaki
unvanından önce kitabın erişilebilir olmasıdır. Hastanede de durum benzerdi:
Kapının üzerindeki isim ile içeride yerine getirilen iş, aynı şey değildir.
İsmin anlam kazanması, işin gerçekten yapılmasına bağlıdır. Hayatımı yalnızca
mal varlığıyla ölçersek, geride bıraktığım sorumlulukları göremeyiz. Yalnızca
övgüyle anlatırsak da o işleri gerçekleştiren öğretmenleri, görevlileri
ve çalışanları kaybederiz. Kurumların içinde benim adımdan başka birçok insanın
emeği vardı. Hikâyemizin sonuna yaklaşırken, baştaki soruya bir soru daha
ekleniyor: Bir hastaneye ada vakfetmek mümkün. Peki vakfeden kişi öldüğünde, o
hastanenin ve o mektebin geleceği ne olacak?
Buradan sonra, Bezmiâlem'in ağzından yapılan tarihsel canlandırmayı bırakıyor
ve dış anlatıcıyla devam ediyoruz. Bezmiâlem Valide Sultan, bin sekiz yüz
elli üç yılının mayıs ayında öldü. İstanbul'da, eşi İkinci Mahmud'un
türbesine defnedildi. Onun hayatı sona erdi; yaptırdığı eserlerin tarihi ise
aynı noktada bitmedi. Bazı yapılar henüz tamamlanmamıştı. Başlattığı Dolmabahçe
Camii, ölümünden sonra oğlu Abdülmecid tarafından tamamlatıldı. Bir kurucunun
bıraktığı miras, bazen hazır bir eser kadar, devam ettirilmesi gereken bir iş de
olabilir. Hastanenin sonraki tarihi, zamanın hiç dokunmadığı bir düzenin
hikâyesi değildir. Yönetimler, binalar ve hizmet biçimleri değişti. Yeni
kuşaklar kurumun sorumluluğunu devraldı. Bin sekiz yüzlerin vakıf hastanesinden,
iki bin onda kurulan Bezmiâlem Vakıf Üniversitesi'ne uzanan tarihsel bağ, bu
değişimlerin içinden geçti. Bu yüzden, açılıştaki adanın bugün de aynı biçimde
hastaneyi finanse ettiğini söylemiyoruz. Elimizdeki tarihsel vakıf kaydı, bize o
dönemde neyin tahsis edildiğini gösterir. Günümüz mülkiyeti veya gelirleri
hakkında tek başına bir hüküm vermez. Başlangıcı kesin çizgilerle bilinmeyen bir
kız çocuğunun hayatı, geride ayrıntılı kurum kayıtları bırakan bir kadının
hayatına dönüştü. Ancak bunu mutlu sonla kapanan bir saray masalı gibi okumak
eksik kalır. Cariyelik, saray ayrıcalığı, dinî hayır anlayışı ve toplumsal
ihtiyaç aynı biyografinin parçalarıdır. Birini anlatmak için diğerini silmemize
gerek yok. Şimdi ilk görüntüye dönelim. Vakfın gelirleri arasında bir ada vardı.
Başta aklımız, bu beklenmedik ayrıntıya takılmıştı. Artık o adanın bir hastane
için neden anlamlı olabildiğini biliyoruz: Bir insanın tedavi masrafını, başka
bir yerdeki gelire bağlayan düzenin parçasıydı. Ama asıl hikâye yalnızca ada
değildir. O geliri toplayan, kaydeden, hizmete dönüştüren insanların işi de
hikâyenin içindedir. Bir hastane, kuruluş kararından sonra her gün yeniden
çalıştırılmak zorundadır. Bezmiâlem'in mirasına bakarken yalnızca büyük bir
bağışı değil, devamı başkalarına bırakılmış bir sorumluluğu da görüyoruz.
Bir kapıya adını yazdırmakla, o kapının arkasında bir hizmetin sürmesini
sağlamak arasındaki farkı. Bir adadan başladık. Sonunda, bir insanın ömrünü
aşması amaçlanan bir işin başına geldik.
İlgili yapımlar
1914'ten 2000'e: 85 Yıllık Bir Ömür, 1 Patent ve Wi-Fi'ın Gizli Mimarı Hedy Lamarr'ın Biyografisi
Hedy Lamarr (1914–2000) | Viyana'dan Hollywood yıldızlığına uzanan sinema kariyeri, II. Dünya Savaşı sırasında George Antheil ile geliştirdiği frekans atlamalı yayılı spektrum teknolojisi (1942 patenti), Wi-Fi/Bluetooth/GPS'in temellerini atışı ve güzelliğinin gölgesinde görmezden gelinen mucit kimliğinin tam yaşam döngüsü.
1904'ten 1967'ye: 62 Yıllık Bir Ömür, 1 Bomba ve Oppenheimer'ın Tam Biyografisi
J. Robert Oppenheimer (1904–1967) | Çocukluğundan ölümüne tam yaşam döngüsü: Erken dönem akademik kariyeri, Manhattan Projesi ve atom bombasının geliştirilmesi, 1954 güvenlik soruşturmasıyla dışlanışı ve ahlaki mirası.
İlber Ortaylı: Bir İnsan Bu Kadar Şeyi Nasıl Öğrenir?
İlber Ortaylı: Ömür Boyu Öğrenme ve Tarihçilik Serüveni
Alan Turing: Britanya'nın İhtiyaç Duyduğu ve Yıktığı Zihin
Alan Turing: Matematiksel Vizyon, Savaş Dönemi Şifre Çözümü ve Devlet Adaletsizliği
