Kopenhag 1941: Atom Bombasının Suçu Kimin?
Video burada oynatılamıyor. Kaldırılmış veya bölgenizde kısıtlanmış olabilir. Erişimi kontrol etmek için YouTube bağlantısını kullanın.
Oynatıcı, gelişmiş gizlilik modunda YouTube’a bağlanır. Oynatma, yalnızca Oynat seçeneğini kullandığınızda başlar. YouTube cihaz ve izleme bilgilerini işleyebilir; gizlilik bildirimimizi okuyun. Gizlilik
YouTube’da izle- Yayıncı
- SiliconJury
- Dil
- tr · Özgün sürüm
- YouTube yayın tarihi
- Süre
- 27m34s
Bölümün konusu
Bilim insanları, geliştirdikleri kitle imha silahlarının devletler tarafından siyasi ve askeri amaçlarla kullanılmasının ahlaki sorumluluğunu doğrudan taşır.
1941 Kopenhag görüşmesinden Los Alamos'a uzanan çizgide, atom bombasının inşası ve bilim insanının sorumluluğu sorgulanıyor. Niels Bohr bilim insanının ahlaki yükümlülüğünü ve siyasi müdahale zorunluluğunu savunurken, Werner Heisenberg bilimsel araştırmanın sınırlarını ve devlete bağlılığın yarattığı açmazları dile getiriyor. Bu hesaplaşma, bilimsel keşif ile suç ortaklığı arasındaki ince çizgiyi inceliyor.
Mevcut sürümler
Temsil edilen figürler
- Niels Bohr
- Werner Heisenberg
- Joseph Rotblat
- Leo Szilard
- Max Born
- J. Robert Oppenheimer
- Albert Einstein
Kaynaklar ve referanslar
Bu herkese açık sürüm kaydında kaynak referansları belirtilmemiştir.
Bölümler
- 0:00 Giriş
- 0:10 1. Tur — Niels Bohr: Bu, yapay zekâyla yazılmış tarihsel bir…
- 1:07 1. Tur — Werner Heisenberg: Ben Werner Heisenberg, kuantum…
- 2:02 2. Tur — Niels Bohr: Mektup taslağı bana ait
- 2:55 2. Tur — Werner Heisenberg: Savaş sonrasında Jungk'a…
- 3:47 3. Tur — Niels Bohr: Çizgiyi yalnızca sonuca bakarak çekmem
- 4:43 3. Tur — Werner Heisenberg: Katkıyı küçük göstererek…
- 5:34 4. Tur — Niels Bohr: Bin dokuz yüz otuz dokuzda Leo Szilard'ın…
- 6:29 4. Tur — Werner Heisenberg: Evet, imza bir eylem
- 7:19 5. Tur — Niels Bohr: Rotblat bin dokuz yüz kırk dördün…
- 8:16 5. Tur — Werner Heisenberg: Bu ayrılışı bir ölçüt olarak…
- 9:05 6. Tur — Niels Bohr: Sorunun bana gelmesi gerekiyor
- 9:59 6. Tur — Werner Heisenberg: Böylece tartışmanın gerçekten…
- 10:46 7. Tur — Niels Bohr: On yedi Temmuz bin dokuz yüz kırk beş…
- 11:41 7. Tur — Werner Heisenberg: Tam da bu yüzden “uyardı” ile…
- 12:31 8. Tur — Niels Bohr: On bir Haziran tarihli Franck Raporu…
- 13:28 8. Tur — Werner Heisenberg: O sınır önemli, Niels
- 14:20 9. Tur — Niels Bohr: Ağustos bin dokuz yüz kırk beşe gelelim
- 15:31 9. Tur — Werner Heisenberg: Tek başına o cümleden anlayamayız
- 16:21 10. Tur — Çürütme — Niels Bohr
- 17:15 10. Tur — Werner Heisenberg: O zaman iki farklı belirsizliği de…
- 18:06 11. Tur — Niels Bohr: Hayalî bir sistem düşünelim: İnsanlara…
- 19:05 11. Tur — Werner Heisenberg: Bu örnekte önce bildirimin…
- 19:53 12. Tur — Niels Bohr: Başta kapalı bir görüşmenin…
- 20:50 12. Tur — Werner Heisenberg: Benim son itirazım da tam o sınıra
- 21:46 Jüri — Joseph Rotblat
- 22:54 Jüri — Leo Szilard
- 24:00 Jüri — Max Born
- 25:04 Jüri — J. Robert Oppenheimer
- 26:15 Jüri — Albert Einstein
Yayımlanmış transkript
Yapay zekâ destekli tarihsel canlandırma
Bu, yapay zekâyla yazılmış tarihsel bir canlandırma; gerçek bir konuşma kaydı
değil. Sonradan açılan belgeleri de inceleyebildiğimiz hayalî bir
buluşmadayız. Ben Niels Bohr, Danimarkalı bir fizikçiyim. Eylül bin dokuz yüz
kırk birde, ülkem Nazi işgali altındayken Werner Heisenberg beni Kopenhag'da
ziyaret etti. Bugün o görüşmenin gizli tutanağını açıklamayacağız. Çünkü
elimizde böyle bir tutanak yok. Ama masaya başka bir şey koyacağız: Bir bilim
insanı, bilgisinin silaha dönüşmesinde nerede sorumluluk üstlenir? Benim burada
savunacağım düşünce şu: Bir tehlikeyi anlayabilecek konumdaysanız, onu
başkalarının kararına bırakmanız sizin bütün sorumluluğunuzu ortadan kaldırmaz.
Bilimsel katkı yalnızca kâğıtta kalmıyorsa, sorumluluk da laboratuvarın
kapısında bitemez. Werner, bu kez önce hesabı
değil, hesabı yapan insanın sınırlarını konuşalım.
Ben Werner Heisenberg, kuantum fiziği üzerine çalışmış ve savaş sırasında
Almanya'nın nükleer araştırmalarında yer almış bir fizikçiyim. Niels, o kapının
dışında sorumluluk bulunmadığını savunmayacağım. Fakat üç ayrı eylemi tek
bir kelimeye sıkıştırmayalım: Bir şeyi keşfetmek. Belirli bir silahın
geliştirilmesine katkı vermek. O silahın kullanılmasına karar vermek. Başlıktaki
“suç” kelimesi bunları aynı gösterirse, daha tartışmaya başlamadan hükmü vermiş
oluruz. Burada ceza mahkemesi değil, ahlaki sorumluluk konuşuyoruz.
Karşımızdaki beş jüri üyesinin de bilimle kamusal kararlar arasında kendilerine
ait geçmişleri var. Bu hayalî masada hiç kimsenin ünü, soruların dışında
kalmasını sağlamayacak. Seninki de benimki de. Önce ilk belgeyi açalım: Yıllar
sonra yazılmış ama hiç gönderilmemiş bir mektup. Bir
mektup, geçmişteki bir niyeti ne kadar açıklayabilir?
Mektup taslağı bana ait. Savaştan yıllar sonra, senin Robert Jungk'a aktardığın
anlatıya karşı kendi hatırladıklarımı yazdım. Taslakta, konuşmamızın bende
Almanya'nın atom silahları üzerine çalıştığı izlenimini bıraktığını anlattım.
Bu, o gün senin zihninin içini gördüğüm anlamına gelmez. Benim sonraki
hatırlayışımın kaydıdır. Aradaki fark önemli. Bir arkadaşın, işgal altındaki
ülkene gelir; dünyanın gidişini değiştirebilecek bir araştırmadan söz
eder. Bunu bir uyarı olarak da duyabilirsin, bir imkânın haberi olarak
da. Karşı tarafın ne amaçladığıyla senin ne anladığın aynı olmayabilir. Bu
yüzden sorumu niyet okumadan soracağım: Kendi anlatında, o buluşmada neyi
konuşmaya çalıştığını söyledin? Ve bunu
söylerken hangi belirsizliği kabul ettin?
Savaş sonrasında Jungk'a yazdığım mektupta, nükleer araştırmanın savaş
sırasında sürdürülmesinin uygun olup olmadığını konuşmaya çalıştığımı anlattım.
Bu anlatı, yıllar sonra hatırladıklarıma dayanıyordu; konuşmanın tam sözlerini
aktarabildiğim iddiasını taşımıyordu. Bu iki parçayı birlikte duymak gerekiyor.
Hatırladığımı söylemem, hatırladığım her şeyi doğrulamaz. Senin taslağınla benim
açıklamam, sanki aynı gün tutulmuş iki stenograf kaydıymış gibi okunamaz.
Dolayısıyla buradan “bombayı gizlice engelledim” sonucu çıkarmayacağım. Böyle
bir sonucu bu konuşmayla kesinleştiremeyiz. Ama kanıtsız bir niyeti
kabul etmememiz, yapılan işleri incelememizi engellemiyor. Şimdi niyetten
eyleme geçelim. Bir araştırmanın sonradan kötüye kullanılmasıyla, o kullanımı
bilerek mümkün kılmak arasına nerede çizgi çekiyorsun?
Çizgiyi yalnızca sonuca bakarak çekmem. Yıllar önce yazılmış genel bir teoriyle,
bugün belirli bir silah projesindeki engeli kaldırmak aynı eylem değildir.
Gündelik bir örnek düşünelim: Bir araştırmacı, yaptığı işin belirli
insanlara zarar vermek için kullanılacağını gösteren ciddi bilgilerle
karşılaşıyor. Artık mesele, dünyadaki her kötü ihtimali tahmin etmesi değil.
Önüne gelmiş somut bilgiyi ne yaptığı. Benim savunduğum doğrudanlık burada
başlıyor: Kendi bildiğini değerlendirme, riskini açıklama ve katkısını yeniden
gözden geçirme yükümlülüğü başka birine devredilemez. Bu, sonucun bütün yükünü
tek başına taşıması demek değil. İtirazın haklı bir ayrımı zorluyor, Werner.
Fakat bu ayrım, insanın kendi katkısını küçücük göstererek
bütünden saklanmasına da dönüşebilir. Onu nasıl önleyeceğiz?
Katkıyı küçük göstererek değil, gerçekten ne olduğunu belirleyerek. Bir uyarıyı
saklamak, bir görevi kabul etmek, bir projeden ayrılmak: Bunlar
araştırılabilecek eylemler. “Zaten bilim insanıydı” demek ise bir eylem tanımı
değil. Ayrıca tehlikeden haberdar olmakla, sonucu önleyebilmek farklı şeyler.
İkisini karıştırırsak yalnızca bilgisi olan kişiye, sahip olmadığı bir yetki de
yükleriz. Senin uyarma yükümlülüğüne itirazım yok. İtirazım, bu yükümlülüğün
her durumda silahın kullanımından doğrudan sorumlulukla aynı sayılmasına. Bunu
soyut bırakmayalım. Masada bir imza var; sahibi bombayı geliştiren ekipte
çalışmadı. Buna rağmen adı bu hikâyeden hiç ayrılmadı. Albert Einstein'ın
imzası, onun denklemlerinden farklı bir sorumluluk mu doğuruyordu?
Bin dokuz yüz otuz dokuzda Leo Szilard'ın hazırladığı ve Einstein'ın imzaladığı
mektup, Amerikan Başkanı Roosevelt'e nükleer silah ihtimalini haber veriyordu.
Bir teorinin yayımlanması değil, belirli bir makamın dikkatini belirli bir
tehlikeye yönelten bir eylemdi. Aradaki fark şu: Denklem, neyin mümkün
olabileceğini anlatır. Böyle bir mektup ise birinin harekete geçmesini amaçlar.
Aynı bilim insanı her ikisini yapabilir; ama onları aynı gerekçeyle
değerlendiremeyiz. Yine de o tek mektup bütün sonraki kararları açıklamaz.
Manhattan Projesi'ni yalnızca bir imzanın kaçınılmaz sonucu gibi anlatmak,
aradaki yılları ve başka insanların seçimlerini siler. Ben burada bir kişiyi
bütün hikâyenin sahibi yapmıyorum. Kendi eyleminin sahibinin o kişi olduğunu
söylüyorum. Uyarıda bulunmak bile sonuçlarını sorgulamayı gerektirebilir.
Evet, imza bir eylem. Fakat mektubun dayandığı tehlike değerlendirmesi de
eylemin bağlamının parçası. Sonradan bildiklerimizle, o gün bir tehditten kaygı
duymuş olmayı aynı kefeye koyamayız. Bu, her korkunun her tercihi haklı
çıkarması demek değil. Önce korkunun neye dayandığını, neyin bilindiğini ve
nelerin varsayıldığını ayırmak gerekiyor. Burada daha zor bir aşama var:
Başlangıç gerekçen değişirse ne yaparsın? Önceden verdiğin karar seni sonsuza
kadar bağlar mı? Bir araştırmaya girerken kabul ettiğin neden, o araştırmada
kalmaya devam etmenin nedeni olabilir mi? Bu soruya yalnızca bir mektup değil,
bir ayrılış da eşlik ediyor. Joseph Rotblat projeden ayrıldı. Ama onun
çıkabildiği bir kapı, herkes için aynı biçimde açık mıydı?
Rotblat bin dokuz yüz kırk dördün sonlarında Los Alamos'tan ayrıldı. Sonraki
anlatımında, çalışmaya katılma gerekçesini Almanya'nın önce atom bombası
yapacağı korkusuyla ilişkilendirdi; bu gerekçenin artık geçerli olmadığına
inandığını anlattı. Buradan “diğer herkes aynı bilgiyi biliyordu” sonucu
çıkaramam. Ama bir insanın kendi gerekçesini yeniden incelemiş olması,
masaya somut bir karşı soru koyar: Başlarken verdiğimiz cevabı, koşullar
değiştiğinde tekrar vermek zorunda değil miyiz? Yapılmış iş, gelecekte yapılacak
işin otomatik gerekçesi olamaz. Harcanmış yıllar da tek başına devam etme nedeni
değildir. Rotblat'ın ayrılışı bütün projeyi durdurmadı. Fakat benim sorum
zaten tek bir kişinin bütün dünyayı durdurması değil.
Kendi katkısını sürdürmek için neye dayanacağı.
Bu ayrılışı bir ölçüt olarak tartışabiliriz; herkes için hazır bir
hükme dönüştüremeyiz. Rotblat'ın daha sonraki açıklaması, onun gerekçesini
bildiriyor. Her çalışanın aynı anda aynı istihbarata, hareket alanına veya
dışarı çıkma imkânına sahip olduğunu göstermiyor. Ayrılmanın sonucu da tek
başına belli değil. Bazı durumlarda katkı çekilir; bazılarında içeriden yapılan
uyarının etkisi de kaybolabilir. Hangisinin yaşandığı ayrıca kanıt ister.
Demek ki sorumluluk yalnızca “kaldı mı, gitti mi?” sorusuyla ölçülemiyor.
Kalırken ne yaptığı, giderken neyi bıraktığı da önemli. Şimdi baştaki sözümü
tutayım, Niels. Sadece benim dosyam açık kalmayacak. Sen de daha sonra Manhattan
Projesi'ne danışmanlık yaptın. Aynı soruyu
kendi katkına yönelttiğinde ne değişiyor?
Sorunun bana gelmesi gerekiyor. Bin dokuz yüz kırk üçte Danimarka'dan
ayrıldıktan sonra, Manhattan Projesi kapsamında Los Alamos'a danışman olarak
katkı verdim. Bu geçmişi dışarıda bırakıp yalnızca senin kararlarını sorgulamam
tutarlı olmaz. Ama burada kendime kahramanlık veya suçluluk belgesi
düzenlemeyeceğim. Aynı araştırma gerekli: Ne biliyordum, hangi işi yaptım, hangi
kaygıları dile getirdim ve hangi kararları verebilecek konumdaydım? Kendi
hayatımın karmaşık olması, sorumluluk sorusunu ortadan kaldırmıyor. Tersine, onu
basit bir “iyi bilim insanı, kötü bilim insanı” hikâyesi olarak anlatmamızı
engelliyor. Benim savunduğum ölçüt bana da uygulanmalı. Bunun ülkeleri,
yönetimleri veya yapılan bütün işleri aynı
saymak anlamına gelmediğini de açık tutalım.
Böylece tartışmanın gerçekten zor yerine geldik. Aynı ölçütü kullanmak, her
durumdan aynı sonucu çıkarmak değildir. Bir araştırmaya verilen katkının türü,
eldeki bilgi ve kişiye açık seçenekler farklı olabilir. Seni danışman olduğun
için bütün sonraki kararların sahibi sayamam. Ama danışmanlıkta verdiğin görüşü
de sanki hiç verilmemiş gibi silemem. Aynı ayrım benim çalışmalarım için de
gerekli. Bu masada unvanlardan ziyade fiillere ihtiyacımız var: Geliştirdi.
İmzaladı. Bildirdi. İtiraz etti. Karar verdi. Her fiilin arkasında farklı bir
kayıt aranır. Sıradaki fiil “itiraz etti.” Bir bilim insanı uyarısını yazıya
dökerse, üzerine düşeni tamamlamış olur mu? Szilard'ın dilekçesi bize bu soruyu
kolaylaştırmayacak; daha da keskinleştirecek.
On yedi Temmuz bin dokuz yüz kırk beş tarihli Szilard dilekçesine bakalım.
Metin, Japonya'ya teslim koşulları açıklanıp fırsat tanınmadan atom
bombalarının kullanılmamasını istiyor; bundan sonraki adımın da ahlaki
sorumluluklarının değerlendirilmesini talep ediyordu. Yani bunu “her koşulda,
sonsuza kadar kullanım yasağı” diye özetlemek doğru olmaz. Belgenin gerçekten
istediği şey, popüler anlatıdaki kısa sloganından daha belirli. Benim açımdan
önemli olan, bilimsel kaygının kayıtlı bir itiraza dönüşmesi. Fakat imza atmak
bütün sonraki davranışları otomatik olarak aklamaz. İmzadan önce ve sonra hangi
katkıların sürdüğünü de incelemek gerekir. Bir belge insanın ne söylediğini
gösterebilir. Ne kadar etkili olduğunu ve daha
ne yapabildiğini ise tek başına göstermez.
Tam da bu yüzden “uyardı” ile “önleyebildi” arasında bir boşluk var. Bir
bilim insanına yetkisi bulunmayan bir kararın tamamını yüklersek, kararı
alanların payını da fark etmeden silikleştiririz. Öte yandan dilekçe,
“bilim insanı yalnızca hesap yapar” cümlesini de zorlaştırıyor. Bazıları
sonuçlar üzerine görüş bildirdi; bunu belgelerden biliyoruz. Burada iki ayrı
inceleme var. Uyarının içeriği neydi? Uyarıyı alan karar düzeni bununla ne
yaptı? Birincinin cevabı, ikincinin yerine geçmez. Ve bilim insanları kendi
aralarında da tek bir cevap vermediler. Haziran ayında hazırlanmış iki belgeyi
yan yana koyarsak bunu görebiliriz. Biri gösteri önerisini gündeme getiriyor;
diğeri neden buna katılmadığını açıklıyor.
Hangisi fizik, hangisi geleceğe ilişkin varsayım?
On bir Haziran tarihli Franck Raporu, savaşta kullanımdan önce bir gösteri
seçeneğini savunuyordu. Beş gün sonraki Bilimsel Panel metni ise doğrudan askerî
kullanım dışında kabul edilebilir bir seçenek görmediğini bildiriyordu.
Oppenheimer da o paneldeydi. Burada bu iki öneriden hangisinin tarihî sonucu
değiştireceğine ilişkin kesin bir hüküm vermiyoruz. Böyle bir sonucu deneyle
tekrar yaşayamayız. Benim dikkat çektiğim ayrım başka: Bir düzeneğin çalışıp
çalışmayacağını incelemekle, insanların ve devletlerin ona nasıl karşılık
vereceğini öngörmek aynı uzmanlık değil. Belgenin bilim insanları tarafından
yazılması, içindeki bütün varsayımları fizik yasasına dönüştürmez. Üstelik
panel, siyasi, toplumsal ve askerî sorunları çözmede özel bir yetkinlik
iddiasında bulunmadığını kendi metninde belirtiyordu.
Bu sınırı okumadan önerisini okumak eksik kalır.
O sınır önemli, Niels. Aynı bilgi çevresinden gelen insanların farklı
öneriler geliştirmesi, hesaplardan tek bir zorunlu karar çıkmadığını gösteriyor.
Ama bir önerinin belirsizlik içermesi, onu söyleyen kişinin hiçbir sorumluluğu
olmadığı anlamına da gelmez. Tavsiyeyi verirken hangi kanıta dayandığı ve
belirsizliği ne kadar açık söylediği incelenebilir. İtirazım yine aynı noktada:
Daha sonraki sonucun bilinmesi, önceki bütün öngörüleri geriye dönük olarak
kolaylaştırmamalı. “Başka türlü olsaydı kesin şunlar olurdu” cümlesini, hangi
taraf kurarsa kursun, kanıtlanmış bilgi sayamayız. Şimdi bu belgelerdeki
kelimelerin dışına çıkalım. “Başarılı” dendiğinde neyin başarılı olduğunu
soralım. Bir teknik hedefin gerçekleşmesiyle insanlar
açısından ortaya çıkan sonuç, aynı değerlendirme midir?
Ağustos bin dokuz yüz kırk beşe gelelim. Amerika Birleşik Devletleri altı
Ağustos'ta Hiroşima'ya, dokuz Ağustos'ta Nagazaki'ye atom bombası attı.
Belgelerde 'kullanım' diye okuduğumuz kelimenin, bu kentlerde yaşayan insanlar
için gerçek sonuçları vardı. Bir laboratuvarda başarı, beklenen sonucun
elde edilmesi olabilir. O başarı savaşta kullanıldığında ise hesabın dışında
kalan insanların hayatları da meselenin içine girer. Bu ikinci soruyu, ilk hesap
doğru çıktı diye kapatamayız. Görünmez bir sınır hayal edelim: Sınırın bir
yanında ölçümler, öte yanında sonuçları yaşayan insanlar. Ben bu sınırın ahlaki
bir duvar gibi kullanılamayacağını savunuyorum. Yine de acının büyüklüğünden
doğrudan her araştırmacının aynı ölçüde sorumlu olduğu sonucu çıkmaz. Katkıları
ayrı ayrı inceleme itirazını koruyorum. Werner, “kararı ben vermedim” demek
hangi durumda gerçek bir yetki sınırını anlatır; hangi durumda kendi katkısına
bakmayı erteleyen bir cümleye dönüşür?
Bence izleyicinin düğümlendiği yer burası.
Tek başına o cümleden anlayamayız. Ardına kayıt koymak gerekiyor. Kişi neyi
onayladı, neyi yalnızca öğrendi, neye itiraz etti? Başkalarının kararına ne
ölçüde katkı verdi? Bir uçağın bütün yolculuğunu yalnızca bir parçayı yapan
kişiye anlatamazsın. Ama parçayı yapan kişinin bildiği somut bir tehlikeyi
gizlemesini de “uçuşu o yönetmiyordu” diyerek geçiştiremezsin. Bu, tarihsel bir
olay iddiası değil; ayrımı görmek için bir örnek. Sen sonuca bakılmasını
istiyorsun. Ben sonucun içindeki ayrı eylemlerin kaybolmamasını istiyorum. İkisi
beraber yapılabilir; aralarındaki sınır yine tartışmalıdır. Asıl tehlike, bütün
belgeleri gördüğümüz bugünden geçmişe dönüp, o belgelerin o gün herkesin elinde
olduğunu sanmak. Şimdi masadaki dosyaları tarih sırasına koymamızın nedeni bu.
Tarih sırasına koyalım. O gün alınmış bir mektup, yıllar sonra yazılmış bir
hatıra ve bugün yapılan bir yorum aynı tür kanıt değildir. Kopenhag
görüşmesindeki belirsizliği de bu yüzden saklamadık. İnsandan geleceği kusursuz
bilmesini bekleyemeyiz. Benim ölçütüm, önüne gelen ciddi bilgiyi makul biçimde
değerlendirmesi. Geleceğin tamamını görememek, görülebilen kısmı hiç
konuşmamak için yeterli gerekçe olmayabilir. Fakat bu cümleyi kişiye
uygularken ayrıntıya ihtiyacımız var. Bilgi gerçekten ona ulaşmış mıydı?
Güvenilir miydi? Başka açıklamalar var mıydı? Söylemesinin veya çekilmesinin
önünde ne bulunuyordu? Bir dosyada bu soruların bazılarına cevap yoksa, boşluğu
etkileyici bir hikâyeyle doldurmamalıyız. İzleyicinin
merakı, bizim bilgi sınırımızı değiştirmez.
O zaman iki farklı belirsizliği de ayıralım. Gelecekte ne olacağını bilmemek
başka; geçmişte bir kişinin ne yaptığını bugün tam bilememek başka. İkisini
“hiçbir şey bilinemez” başlığına toplamak gereksiz. Birincisi, o günkü kararın
koşullarını belirler. İkincisi, bizim bugün ne kadar ileri bir değerlendirme
yapabileceğimizi sınırlar. Bilmediğimiz yerleri açık tutmak, bildiğimiz
eylemleri saklamak değildir. Bu noktada görüşmemizin gizemi tümüyle çözülmedi.
Ama değerlendirmeyi neye dayandırmamız gerektiği daha belirgin. Şimdi tarihi
değiştirmeden bir düşünce deneyi yapabiliriz. Önümüzde atom araştırması
değil, insanları etkileyen bir yapay zekâ sistemi olsun. Aynı “ben sadece
geliştirdim” cümlesi burada nasıl sınanır? Bu, bizim geçmişte
söylediğimiz bir söz değil; bugünkü senaryonun sorusu.
Hayalî bir sistem düşünelim: İnsanlara yardım başvurularında kullanılan bir
yazılım. Denemelerde bazı başvuruları sistemli biçimde yanlış değerlendiriyor.
Geliştirici bu sonucu görüyor; ürünü kullanacak kişi ise henüz bilmiyor. Atom
bombasıyla bu yazılımın zararını aynı saymıyoruz. Yalnızca bir ilişkiden söz
ediyoruz: Bir tarafta özel bilgi, diğer tarafta o bilgiye dayanarak karar
verecek insanlar var. Benim sorumluluk yorumumda, geliştiricinin bu bulguyu
açıkça bildirmesi ayrı bir yükümlülük. “Son kararı kullanıcı verir” demesi,
kendi elindeki bilgiyi ne yaptığı sorusunu cevaplamaz. Ama bu bilgi gerçekten
aktarıldıysa, başka bir kişinin sonraki kararı ayrıca incelenmeli. Tartışmamızın
başından beri aradığım şey tam bu: Paylaşılan sorumluluğun, herkesin
sorumluluktan çıkabildiği bir boşluğa dönüşmemesi.
Bu örnekte önce bildirimin kendisine bakarım. Sonuç açıkça anlatılmış mı?
Sınırlamalar belirtilmiş mi? Sistemi kullanan kişi uyarıyı görmüş mü? Yazılım
amaçlanan kullanımın dışında mı çalıştırılmış? Bilginin saklanmasıyla,
açık bir uyarıya rağmen başka birinin aldığı karar aynı durum değil. Sorumluluğu
ayırmak burada geliştiriciyi korumak için bir kelime oyunu değil; olayın nasıl
gerçekleştiğini anlayabilmek için gerekli. Sen bilgiye bağlı yükümlülüğü öne
çıkarıyorsun. Ben o yükümlülüğün ihlaliyle her sonraki zarardan doğrudan sorumlu
olmayı ayırıyorum. Başlangıçtaki itirazım hâlâ bu. Şimdi son kez Kopenhag'a
dönelim. Elimizde o günün eksiksiz konuşması yok. Fakat artık bir kişinin
söylemediği varsayılan cümlelerden önce,
hangi soruları sormamız gerektiğini biliyoruz.
Başta kapalı bir görüşmenin arkasındaki niyeti arıyorduk. Sonunda mektuplar,
danışmanlıklar, itirazlar ve farklı karar yetkileri gördük. Tek bir kapının
ardında bütün hikâyenin cevabı yokmuş. Benim bu münazarada savunduğum tez şu
biçimde anlaşılmalı: Bilim insanı, bilgisinin öngörülebilir kullanımına
ilişkin kendi ahlaki yükümlülüğünü yalnızca başkaları karar veriyor diye
devredemez. Bunun, keşfedilen her doğa yasasından doğan her zararın otomatik
olarak kâşifine yüklenmesi anlamına geldiği yorumuna katılmıyorum. “Doğrudan
sorumluluk” sözünün nerede fazla genişlediğini senin itirazın görünür
kıldı. Yine de yalnızca son yetkiliyi konuşan bir değerlendirme, ondan önceki
bilinçli katkıları dışarıda bırakabilir. Jürinin benim görüşüme soracağı zor
soru bu sınırın nerede başladığı olmalı. Ünüm
veya kendi geçmişim, o sorunun cevabı değil.
Benim son itirazım da tam o sınıra. Uyarma ve kendi katkısını gözden geçirme
yükümlülüğüyle, bir silahın kullanımından doğrudan sorumluluk aynı önerme değil.
İlkini kabul eden biri, ikincisinin her bilim insanına uygulanmasını yine
reddedebilir. Hiç kimseyi yalnızca “bilim yaptım” diyerek incelemenin dışına
çıkarmıyorum. Fakat katkı, bilgi, seçenek ve yetki gösterilmeden kişiye bir
sonucun tamamını da yüklemiyorum. Bu yüzden Kopenhag'da gizlice ne amaçladığıma
ilişkin kesin bir sonuç vaat etmedim. Savunmamı kanıtlanmamış bir kahramanlık
hikâyesinin üzerine kuramam. Şimdi beş jüri üyesi, kendi tarihsel deneyimleriyle
bağlantılı olarak bu ayrımları inceleyecek. Onların sözleri de bu yapay
zekâ canlandırmasının parçası; tarihî karar tutanakları değil. İlk soru
Rotblat'a ait: Ayrılmak bize neyi gösterir, neyi göstermez?
Ben Joseph Rotblat. Los Alamos'ta çalıştım ve bin dokuz yüz kırk dördün sonunda
projeden ayrıldım. Daha sonraki anlatımımda, Almanya'ya ilişkin başlangıç
kaygımın artık geçerli olmadığına inandığımı açıkladım. Bu, kendi kararım
için verdiğim gerekçedir; herkesin aynı bilgiyi aynı anda bildiğinin belgesi
değildir. Bohr'un sorusu, değişen bir gerekçenin yeniden incelenmesini
gerektiriyor. Heisenberg'in sorusu ise bu yeniden incelemeye hangi seçeneklerin
eşlik ettiğini araştırıyor. Bir dosyada ikisine de ihtiyaç var. Ayrılmanın bir
projeyi durdurmadığı görülebilir. Bundan, ayrılışın ahlaki bakımdan hiçbir anlam
taşımadığı sonucu kendiliğinden çıkmaz. Aynı şekilde, ayrılan bir kişi bulunması
da kalan herkes hakkında tek başına hüküm verdirmez. Benim bu hayalî jüride açık
bıraktığım soru şu: Kişinin başlangıç gerekçesi değiştiğinde, kendi katkısını
sürdürmesi hangi yeni açıklamayı gerektirir? Szilard'ın önündeki belge,
ayrılmak yerine yazılı olarak itiraz etmenin bu
soruya başka bir cevap olup olamayacağını gösteriyor.
Ben Leo Szilard. Einstein'ın imzaladığı bin dokuz yüz otuz dokuz mektubunun
hazırlanmasında ve bin dokuz yüz kırk beşteki dilekçede rol aldım. İki belge,
aynı insandan çıkan her eylemin aynı amaçla okunamayacağını hatırlatıyor. Bu
tartışmada, bir uyarının varlığıyla etkisi arasındaki ayrım önemliydi. İmza,
kişinin belirli bir talebi desteklediğini gösterir. Talebin kim tarafından
görülüp nasıl işlendiğini ise ayrıca araştırmak gerekir. Dilekçenin koşullu
içeriği de korunmalı. Bir metni olduğundan daha mutlak anlatırsak,
değerlendirdiğimiz şey tarihî eylem değil, kendi hazırladığımız daha kolay bir
örnek olur. Bohr, uyarıda bulunmanın kendi başına son nokta sayılmamasını
istiyor. Heisenberg, karar yetkisinin kimde olduğunu kaybetmememizi istiyor.
Benim önümdeki soru, bir yazının hem sınırını hem önemini aynı anda görebilmek.
Bir sonraki ayrım daha da geriye gidiyor: Henüz bir dilekçe veya proje yokken,
temel bilim araştırmasını nasıl değerlendireceğiz?
Ben Max Born, teorik fizikçiyim. Bin dokuz yüz elli beşte Russell–Einstein
Bildirisi'ni imzalayan bilim insanları arasındaydım. Bu sonraki kamusal tutum,
temel bir araştırmanın kendisiyle aynı tür eylem değildir. Önermenin en çok
açıklama isteyen kelimesi benim için “doğrudan.” Bir doğa yasasının keşfiyle,
belirli bir kullanım konusunda bilgi sahibi olarak verilen karar arasındaki
mesafe her olayda aynı değil. Bohr bu mesafeyi, kişinin özel bilgisine bağlı
yükümlülüklerle ele aldı. Heisenberg, yükümlülükle ortaya çıkan bütün
sonuçlardan sorumluluğun birbirine karışmamasını istedi. Bunlar farklı
sorular; tek bir bilimsel unvanla cevaplanamazlar. Fizikteki belirsizlik de
burada bir kaçış formülü değil. İnsan niyetlerini kuantum kurallarıyla
açıklamıyoruz. Arşivde eksik belge bulunması, fiziksel bir ölçüm sorunu
değil. Şimdi Oppenheimer'ın önünde teoriden farklı bir kayıt var: Araştırma
yönetimi ve belirli bir öneri belgesi. İnceleme o
somut eylemlere geçtiğinde hangi sorular değişiyor?
Ben Robert Oppenheimer. Los Alamos Laboratuvarı'nı yönettim; Haziran bin
dokuz yüz kırk beşte görüş bildiren Bilimsel Panel'de de yer aldım. Bu yüzden
burada kendi katkısından bağımsız, dışarıdan gelmiş bir gözlemciyi
oynamıyorum. Panelin önerisi, o tarihteki bir görüştü. Daha sonra
gerçekleşenlerin tamamını zorunlu kılan bir fizik kanunu değildi. Panel
metnindeki uzmanlık sınırı da öneri kadar görünür tutulmalı. Bohr'un ayırdığı
teknik başarı ile insanlara ilişkin sonuç, yöneticiye yöneltilecek soruları
genişletiyor. Heisenberg'in ayırdığı öneri ile son karar ise farklı kişilerin
eylemlerini tek elde toplamamayı gerektiriyor. Benim bu değerlendirmede
masaya bıraktığım eksik soru şu: Bir uzman, teknik bulgudan daha geniş bir
öneriye geçtiğinde hangi varsayımları açıkça belirtmişti? Kayıt neyi gösteriyor,
biz neyi sonradan ekliyoruz? Bunu cevaplamadan, yalnızca bir ünlü ismi bütün
hikâyenin yerine koyamayız. Einstein'ın önündeki son ayrım da tam bu: Bir isim,
bir imza ve o isme sonradan yüklenen hikâye.
Ben Albert Einstein. Roosevelt'e gönderilen bin dokuz yüz otuz dokuz
mektubunu imzaladım; Manhattan Projesi'nde çalışmadım. Bu iki bilgi birlikte
söylenmeli. Ne imzamı yok sayabiliriz ne de beni bombayı yapan ekibin üyesi gibi
anlatabiliriz. Bu hayalî jürinin sonunda bir matematik formülünden ahlaki hüküm
çıkarmıyoruz. Kopenhag görüşmesinin çözülememiş ayrıntılarını da tamamlanmış
gibi göstermiyoruz. Önümüzde dört ayrı soru kaldı: Kişi ne biliyordu? Neye
katkıda bulundu? Hangi seçenekleri vardı? Hangi kararı gerçekten kendisi verdi?
Bu sorular farklı insanlarda farklı cevaplar bulabilir. Bohr, bilginin
getirdiği yükümlülüğün devredilemeyeceğini vurguladı. Heisenberg, bundan her
sonuç için aynı sorumluluğun çıkmadığını savundu. Aralarındaki ayrım, yalnızca
hangisini daha çok sevdiğimizle çözülemez. Başlangıçtaki soruyu şimdi daha açık
duyabiliyoruz: Bilim insanının sorumluluğu nerede başlar, başkalarının kararı
nerede ayrı bir sorumluluk doğurur? Yorumunuzda bir isimden önce bir ölçüt
yazın; sonra o ölçütü, düşüncenize karşı çıkan bir örneğe de uygulayın.
İlgili yapımlar
Süpersilahın Vicdanı
Bilim insanları ve devletler, termonükleer silahların geliştirilmesini reddetme yönünde her şeyin üzerinde ahlaki bir yükümlülük taşımaktadır.
Sayıları Hesaplamak ya da Simgeleri Dokumak
Analitik Makine'nin gerçek önemi, otomatik sayısal hesaplamadan ziyade evrensel sembolik hesaplamada yatmaktadır.
Akımlar Savaşı: Mikroşebekeler Merkezi Güce Karşı
Yerelleştirilmiş doğru akım (DC) mikroşebekeleri, merkezi alternatif akım (AC) şebekelerine kıyasla elektrik enerjisi için daha güvenli, daha dayanıklı ve tekelleşmeden daha uzak bir temel sağlar.
Bilimsel Egemenlik Hakkı: Nükleer Yayılma Tehditlerine Karşı
Barışçıl nükleer teknolojiye erişim, gelişmekte olan ülkelerin meşru egemenlik hakkı ve bilimsel bağımsızlığının bir gereğidir; faydaları jeopolitik risklerden daha ağır basmaktadır.
Ortaylı ve İnalcık: Bir Tarihçiyi Kalıcı Yapan Nedir? | Jüri: İbn Haldun
Tarihçiyi Kalıcı Kılan Değer: Yöntem ve Arşiv Disiplini mi, Fikrî Şahsiyet ve Yorum Gücü mü?
Makine Çağında Özgürlük
Teknolojik ilerleme, genel olarak, insanlığı daha özgür kılar.


